22 Mart 2010 Pazartesi

iyelik eki

soğuk sokaklar ardımda ve,

peşin sıra hiç dinmeyen ayak seslerim.

köşe başı fısıltıları doldurur içimi

ve ne zaman baksam yollardadır sokak orospuları

sarıya çalar bedenleri ve her daim hazırdır sokak lambaları

kuytusunu bırakmamak adına tüm gölgelerin.

Ne zamandır kirli bu şehir yoksa bir tek gidişin mi yaktı tüm gökleri

bilebilsem, ardınsıra gelmiyor olurdum adım izlerimin yıttiği sokaklarda

ağzı bozuk fahişeler ve ter kokan bedenler

ağır sigara dumanları ve içimde kül olan bir ben daha.

Gitme Kadın, iyelik eklerimden daha uzaklara...

ağır is kokuyor tüm sokaklar ve bu şehrin havası

kanser gibi iniyor ciğerlerime

ve ellerim yokluğundan sıcak şimdi

ve kalbim yanıyor, mecalim yok nefes alacak.

sarılığa boğulduğum şehrin bok kokulu sokaklarında

adımlarım tekliyor, bedenim zil zurna.

aldığım nefes is, verdiğim çürümüş

utanmasam adını dizerim tüm naralarımın peşi sıra

da... Kadın! Gitme iyelik eklerimden uzaklara....

3 Şubat 2010 Çarşamba

çocuk bahçesi vekilleri



ülkeye gel. mecliste kenar mahalle lisesi kavgası yaşanıyor. kavgayı edenlerden birisi de ülkenin başbakanı. meclis bakanının sözünü dinleyen yok.

konuşmanın içeriği baktığında daha acı verici. biri diğerinin eşine peygamber demiş, diğer çıkmış peygamberlik zinciri (besin zinciri gibi bişey herhalde ?? ) bitti senin haberin yok heral de diye kendi kafasında peygamber diyeni küçük düşürüyor. e be kardeşim, sana mı düştü sana insanlara din dersi vermek. ayrıca kime göre neye göre bitti peygamberlik zinciri. bir de utanmadan orda son peygamber bizim peygamberimizdi dedin. sen kimsin. bizden kastın orada tüm ülke vatandaşları olur. oraya girmeyi biliyorsan sözlerini tartmayı biliceksin. birileri bu insanlara mecliste olduklarını farkettirmeli. oturup din üzerine ders vermeye kalktılar, biri diğerine peygamber dedi - ki onun lafının altında iğneleme vardı ve onun ki dini konuşmak sayılmaz- diğer kalktı peygamberliği anlatıp bir dini tüm millete mal ederek diğerini tiğe aldı.
komik olan moraran recep ustanın bir süre sonra, ocaktan henüz çıkmış dumanı üzerine tüten ülkücük bebeler gibi karı kız kavgasına girmesiydi.
şey gibi 11 yaşında ergenin sen benim anneme bıdıbı dbıdıbıd diyemezsin taam mığğğğğ demesi gibi.
yazık.
sezercik filmi resmen.

biri orda sinir krizi geçirir.
konunun adı da emine erdoğana laf edildi olur.
cidden türklerin zekasal sorunları var demek ki. bir insan bunu nasıl böyle anlar.


ha türban meselesine gelince de...

girmeyi versin gataya da mümkünse. çok mu militaristim ondan mı böyle dedim hayır. alakam yok. ama girivermesin.

abdi ipeçki olaylarının üzerini türban kapladı.


byez şekerim yhaa... (imza. özal genci)


dün mecliste
1 Şubat 1979 tarihinde, Nişantaşı'nda trafikte yavaşlayan arabasına yanaşan, adından Papa suikastiyle de sözettirmiş, Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü

bu olayın ekollerinin,

video.google.com/videoplay?docid=2624724236140831429#

bu olayların ekollerine laf atmasıyla çıkan kavga, türkiyenin bir kez daha aslında bağımsızlığa çok uzak sürüngen bir ülke olduğunu gösterdi bana...


saygılar.

















26 Kasım 2009 Perşembe

YAŞAM HAKKINA SAYGI-KEDİYİ KESEN KIZ



www.yasamhakkinasaygi.com/dilekce/dilekce_detay.asp?id=216


insan dediğimiz canlının her şeyi mahvetmek eğilimi gün geçtikçe yapışkan bir irin gibi dünyayı sararken gözlerimizi kör etmiş sanıyorum. özentilikten ne yapacağımızı şaşırmış dolaşırken ortalıklarda her şeye de gözümüzü kapamış oturabiliyoruz. belki birçoklarınız daha önceden gördünüz bu linki ve açıklamayı ve belki de defalarca karşınıza çıktı yaşam hakkına saygı adı ile yollanan bu dilekçeler. bazen arkadaşınızla geyik yapmak bazen de sitelerden kız tavlamaya çalışmak işinize geldiği için kapadınız belki çoğu zaman açtığınız linki. şimdi bunu yapmayın bari arkadaşlar.
şimdi iki dakika durun ve düşünün. dünyada ve evrende yalnızca sizin nefes almadığınızı düşünün. çevrenizde yalnızca yolda yürürken karşınıza çıktığı için gördüğünüz ne kadar çok canlı olduğunu düşünün. bir fakire para verip ruhsal mastrubasyonunuzu yaparken, bazı geceler mazoşizminizden sokaktaki insanların soğuktan üşüdüğünü düşünüp ağlarken, dünya üzerinde artık yalnızca insan oğlunun soluk alıp vermediğinin farkındalığına erişin artık.

ve düşünün. zeka özürlü şu aptal kızın o kediyi çağırırken kedinin belki de yemek ve ya belki de sevgi istemi ile kıza mırıldanarak yaklaştığını ve karnına bıçak saplandığında hissettiği acıyı düşünün. ve ne kadar süre can çekişmiş olabileceğini düşünün hayvancağızın.
onun da canın olduğunun farkına varın. kızın yaptığının her hangi birini öldürmekten farksız olduğunu görün ve lütfen dilekçeyi imzalayın.

21 Ekim 2009 Çarşamba

hayvan sevgisi mi marka sevgisi mi?

- ay kedinin cinsi ne?
+siyam mıııı
-ben iran alıcam bir tane...

gibi sözler duymaktan tiksindim artık. cinsine göre kedi arayan bir sürü insan ve kendilerini hayvan sever ilan etmeleri. gerçekten çok rahatsız edici. sokakta ölmek üzere olan, hergün bir arabanın ya da bir köpeğin ya da bir sürü hastalığın açlığın vs nin yüzünden can çekişen acı çeken binlerce kedi, ve ona buna hava olsun diye petşoplarda küçücük kafeslere tıkılan zavallı cins kediler...
sokakta gördüğü kediye ıy diyip evinde siyam besleyen bir insan ne kadar hayvan sever olabilir bilmiyorum?!
bu hayvan sevgisi midir, yoksa marka sevgisi midir anlamıyorum...

kot pantolon giymeyi severim ama illa ki levis olucak.
zavallılar.




az önce kedigende gördüm....

bu zavallı kör kediye sahip arıyorlarmış. ilgilenen 'insan'lara duyurayım istedim. siz de bir kedi ile evini paylaşmak isteyen arkadaşlarınız olursa ve iletirseniz sevinirim.


0 533 442 70 76

gerekli bilgi burada olsa gerek.


ek olarak


bir de şöyle bir mesaj daha gördüm kedigen'de



Tarih: 15 Ekim 2009 09:01 Mesaj konusu: ACİL SOKAK KEDİSİ (LÜTFEN)
3'er aylık toplam 8 yavru kediyi sokak köpeklerinden kurtardım ama 4 tane yetişkin kedim ve özürlü bir oğlum var. Oğlumla onlara çok zor bakıyorum. Lütfen acele sahiplendirmezsem mecburen sokağa bırakacağım. Ankara Tel 0536 510 78 36

25 Eylül 2009 Cuma

sevmiştik'lerimiz

sevmiştiklerimizin gölgesinde yaşıyoruz
ilk duyduğumuz masala inanmak istercesine
ne zaman çıkarıldığımızı bilmeden
kendi masalımızdan
kaybetmeyi asla kabul edemeden
yok olmaya başlıyoruz
sevmiştik'lerimizin gölgesinde yaşıyoruz
önce ruhumuz çürüyor
korku dolu çığılıklarını etrafa saçarken
ve bir ölüm kokusu havada
iyice içimize çekiyoruz her sabah
ve gülümsemeye çalışıyoruz
yüzümüzün tüm çarpıklığı ile.
sevmiştik'lerimizin gölgesinde yaşıyoruz
kendimizden korkarcasına
kendimizi umulmadık bir durakta unutarak
bırakıp gittiğimiz ruhumuz soluyor sonra
ellerimiz tanımadığımız ellerin sıcaklığına alışık
ve terli bedenlerimizde yaşam buluyor
tüm kötülükler
ve biz kötülüklere tutunarak yaşıyoruz
sevmiştik'lerimizin gölgesinde yaşıyoruz
artık ne kadar az sevebildiğimizi inkar edercesine
bir beden sofrasında
herkesi yemeye çalışıyoruz
nice ruhlar içiyoruz
sevgiye karşı doyumsuzluğumuzla
ve ne kadar az tatminkarız
çünkü kendi masalımızdan ne zaman kovulduğumuzu bilemeden
yeni masalllara saldırıyoruz çoğu zaman
hep daha iyisini yazmak adına
ellerimiz kalem tutamayacak kadar çürükken
ve beynimiz öylesine erimiş.
sevmiştik'lerimizin gölgesinde yaşıyoruz
her yerde bir ten cümbüşü -öylesine arsız, çıplak
sıklıkla düşüyoruz
-ademin kovuluşu gibi
ve her kalkışımızda 'daha güçlü' dillerimizin ucunda
-oysa cennetten ne kadar uzakken dünya.
oysa, her yara iz bırakırken
ve alıp götürürken pürüzsüzlüğünü tenin
saflık beklemenin yalancılığı içinde
hep bir daha sını bekleyerek yaşıyoruz
ve zaman
kocaman bir çocuk
ellerinde ipler
bizleri oynatırken,
kahkahaları beyinlerimizi tırmalıyor.

ve sevmiştik'lerimizin gölgesinde yaşıyoruz
bir daha sevebiliriz inancıyla.
oysa bir kez ölenlerin
bir daha nefes almaya inançları kalmaz
utanmaz bir tavırla görmemezlikten geliyoruz.

21 Temmuz 2009 Salı

eti cin

mutluluk telefon numarasını kaybettiğiniz bir arkadaşınızın bir festivalde aniden karşınıza çıkıp size sarılması gibi bir duygu.
ya da en sevdiğiniz grupları canlı izlemek gibi...
ya da yolda sıcaktan bayılmış bir biçimde yürürken bir anda yağmur başlaması belki...
belki de 40 derecenin alnında asfaltta ayakkabınızın tabanları erirken önünüze konup size yan yan bakan karganın bakışlarındaki ifade...


ve belki de her izleyişimde beni gülümseten eticin reklamı.


gülebildiğimi bilip gözyaşlarımı hissetmekten :) ve belki sadece nefes almaktan daha güzel bir mutluluk yok...


yaşıyorum
yaşamayı seviyorum :)


festival şarkısı :
nine inch nails * hurt

festival cümlesi :
beneath the stains of time, the feelings disappears.

25 Haziran 2009 Perşembe

çocuk


küçükken kurduğum hayallerin hiç birinde büyümek yoktu diye başlar her kitabın başlangıcı içimdeki çocuksu merak isteği ile. oysa ki süslü anlatımlardan ve çocukluğa duyulan özlemden uzak, her çocuk gibi ben de büyümeyi istedim hep babamın başparmağıno dahi kavrayamazken ellerim. peter pan da der ya tek cümle, bir çocuğa asla büyüme dediğinde artık büyüyeceğini bilir gibisinden... tek bildiğim benim ki öyle de olmadı. abla silüetleri hatırlıyorum bana gülümseyen yanaklarımı seven ve hepsinin ne kadar güzel geldiğini hatırlıyorum. aslında herşey çok basittir bir çocuk için ya da belki benim için öyle idi. o büyüktü ben küçük ve bir an önce büyümek istiyordum, diğerlerinin yüzüne eğilip ay canım ne tatlısın sen demek için. çünkü sevildiğimde mutlu olduğumu hatırlıyorum ya da biliyorum belki daha uygun kelimedir, ve ben de bir an önce mutlu etmek istiyordum...
insan bebek arabasını hatırlar mı? ben hatırlıyorum. hatırlayamadıklarım ise yüzler. herşey silüet gibi geçmişe gömülen...
merak ettiğim ise, büyüyeceğini bilerek ya da bilmeyerek neden büyümek istemek ve büyüdükçe küçülmek istemek....
madem büyümek saflığı yitirmek, bunu bile bile neden inadına saflığı yitirmek...

oysa ki ölümse mesele sen kadar ben de, o bebek kadar o dede de nine de ölüme yakın...








ps. en sevdiğim fotoğraflarımdan
2007 senesinde kale gezisinde makinesini esirgemediği ve fotoğrafı editlediği için Emre Durmaz a teşekkürler....











11 Haziran 2009 Perşembe

hayaller

İnsanı yaşlandıran zaman değil.

Ya da belki dolaydı yoldan sadece. İnsanı yaşlandıran hayallerinin olmaması. Hayal kurmaması. Zaman geçip de büyüdükçe artık, eskiden başımı yastığa koyduğumda hayallerimi kurmadığımı farkettim. Her şey o kadar sıradanlaştı ki. 'yarın ne yaparım?' düşüncesi en fazla ya da hayattan isteklerin gecelere sunulması..
Kitap okurken akıllara gelen 'olmayacak' düşlerin geri planlara, olmayacakları bilindiği için gayri ihtiyari atılıyor olması.. Bir renksizlik... Her hayalin olmayacağını bilmekten kaynaklı bir düş kırılığı ve büyümüş olmanın farkındalığı ile yaşanan burukluk.
Çok sevdiği bir müziği dinlerken insanın düş kurmaya engel olma istedi, hayalleri aptalca bulma eğilimi...
Dediğim hayaller yalnızca geleceğe dairse rengi pembeden beyaza giden balonlar içersinde zihinlerimize sunulurlar ancak.. Oysa ben bunlara hayal demem bunlar isteklerimizdir. Hayal dediğin en olmayacak şeyi kurgulayıp kendine orada bir yer edinip yaşamaktır, yaşadığın hayattan çok uzaklarda. Her gün başka biri olabilme istediği hayal dediğim.

Oysa ki hayır. Ben hayallerimi olmayacakları gibi kurguladım dün gece ve gözlerimi - belki tarihte bile hiç olmamış olan - 14. yy İrlanda kraliçesi olarak kapadım gerçek hayatıma..

Komik mi?
Değil.
tek bildiğim güzel ve çocukça saf olduğu...









günün sözü:
severim ben seni candan içeri
yolum vardır bu erkandan içeri.
...
beni bende demen bende değilim
bir ben vardır bende benden içeri
...
Süleyman kuş dilini bilir dediler
Süleyman var Süleyman'dan içeri.
....
senin aşkın beni benden alıptır
ne şirin dert bu dermandan içeri...
-----------------
yunus emre.

9 Haziran 2009 Salı

giriş




uzak yollardan geldim. yorgun ruhumu dinlendirebileceğim bir yer aradım uzunca süre. bir dolu kalbe girdim çıktım kendimi tanımaya çalıştım dikkatlice. tam herşeyden vazgeçmiş kanatlanmak üzereyken tökezleyip omuzunun üzerine düşüverdim. bin yıllardır aradığım ruhumun yarısını bulduğum andı gözlerimden yaşların boşaldığı. usul usul sokuldun tenime, içime işledi sesin duruşun ve derimin içinde nefes alır oldun herşeyinde. usulca geceler boyu öptüğüm bedenin aslında kendimden başkası değildi. bin seneler öncesinden yitirdiğim gözlerine baktıkça kendimden başkasını göremiyordum. duruşun sesin tenin gözlerin burunun dudakların ellerin, farklı bir boyuttaki yanılsamalarımdan daha fazlası değildi. ruhumda bedenimde tenimde var olan tüm eksikleri tamamen kapadın, bana kendimi hatırlattın. lanetlenmiş bir biçimde bin senelerce kilometrelerce ötelerden gelen ruhumu huzura erdirdin sen benim.



hayallerimin eksik kalan kilit noktasıydın. rüyalarımda gördüğüm, usul usul gezindiğim patikalarda aradığımdın sen benim. seninle silindi tüm arayışlarım huzursuz dolanışları ruhumun. seninle dokunmaya başladım bedenime. seninle hissetmeye başladım bin senelik geçmişin izini barındıran küflü bir aşkı yeniden. seninle yeşerdi içimde rüzgarın tohumları. seninle çıkmaya başladı sesim. rüzgarı bedenimde seninle hissettim, ruhumu güneşin içinden ellerinle çekip çıkardın, esaretimi yok ettin...





peki ya şimdi neredesin ?







not: tamamlanmamıştır. gerçi bana sorulursa tamamlandı ama içimden bir ses tamamlanmadığını söylüyor inatla. ve hatta başlığı yarım yapacakken elime hakim olan bir güç giriş yap dedi istemsizce. sanki daha birşeyler var sanırım yazamadığım henüz. bakalım ne zamana... ve sanki bu herşeyin başlangıcı gibi.



randajad.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

ölmek için güzel bir gün


öldüğümde böyle güzel uyanıyım istedim sabah böyle huzurlu ve kocaman bir gülümsemeyle.
yeni yaşayacağım hayata doğru yol almak üzere gözlerimi kapadığımda yüzümde bu kocaman gülümseme olsun.
herkes de sevinsin istediğim.
tabi bir 80 yaşını geçmeliyim önce bunlar için.
:)

neyse derdimiz bu değil.
yazmak istedim.
içeride çok sevdiğim iki arkadaşım uyurken kedinin kafasını koynumda duyumsayarak uyandım.
güneş uyandırmaya çalıştıkça inatla uyudum ama sonunda kedinin yavşaklıklarına dayanamayıp açtım gözümü güzel bir güne.
inanılmaz süprizlerle dolu bugün de her gün gibi.


hayat kendi kötü şakalarına bile gülümseyenleri sever.
ben de onu severim ne getirirse getirsin...


what a wonderful world! :)

varlığım tüm varlığıma armağan olsun :))

29 Nisan 2009 Çarşamba

misket/bilye



az önce beyaz şekerli leblebi atıştırıyordum ders çalışmaya başlamadan önce.
birini koydum masanın üzerine diğerini aldım tek gözümü kapadım
 ve baş parmağımla fırlattım
tık... diye bir ses duydum...
gülümsedim kocaman.
sonra içimden bu parçayı dinlemek geldi. 
ve arkadaşlarım
a bi gün fizik çimlerinde misket oynayalım mı diye sormak geldi...
ama sorumu hazırladım bile..

misket oynayan elime mum diksin!!!

ve hatta üzerine de istediğimiz kadar beyaz leblebi ve şekerli beyaz leblebi yiyebiliriz.:)

belki sonra da hayali bir oyun oynarız :)
mesela, birimiz o çizgi filmlerde gördüğümüz kız olabiliriz istediğimizde uçabiliriz bazılarımız beyaz atına binip pamuk prensesi öpebilir ve hep beraber olup voltranı oluşturabiliriz...
:)


hhey!
ben uzun zamandır gözlerimi kapadığım
da kaçtığım patikaya gitmedim.
ziyaretin sırası belki de tam da bu gece yarısıdır ?
free hugsss:hug:

unutmadan,
miskete bakınca içindeki o kuşa benzeyen ya da belki bilmediğimiz ama aslında çok da iyi bildiğimiz ama hatırlayamadığımız bişeye benzeyen şekillerin nasıl da çekici geldiğini unutan var mı ki ? :)



27 Nisan 2009 Pazartesi

bir günün anlatısı







23. nisan. 2009 / perşembe....


donuk uyandığım garip sabahlardan biri olmasına rağmen pek de yakınmadım mucize anına kadar sabahleyin 9 - 10 saatleri arası dışında.
kah açıp kah kapayan havada yapmam gereken işe doğru uzakta indiğim otobüse söylenerek, aslında otobüse de diil anlamsızca kendime kızarak ilerledim bi 20 dakika.
ama neyse dedim sonra olur böyle şeyler tadını çıkar.
işim bittikten sonrasında ise,23 nisan ile unutkanlığımın birleşmesi sonucu odtüye gidip deney yapma umuduyla laba girdim.
eskiden odtü tatil olmaz idi sanki....
kös kös merdivenleri inip bölüm kapısına yürürken lab dönüşü, erdemi aramak geldi içimden.
kapalı ama soğuk olmayan bir havada amacım bir dost yüzü görmekten öte değildi.

-erdem neredesin?
+beşevler starbucks
-abi çıkıyorum bişe isticem senden beni 7. caddenin başından alabilir misin (bölüm kapısını açarım)
+alırım zeynep gel.
-HA SİKTİR YAĞMUR
+efendim?
-yok abi tamam geliyorum..

ve şimdi artık ,
bununla devam edelim :D

her ne kadar ben tüm gün piano versyonunu dinlemiş de olsam :)


bıdı bıdı bıdı yaparak bölüm merdivenlerini  çıktım
çıkarken bir buluta takıldım
donup kalmışım bulut beni aldı götürdü.
aa casper dedim kıkırdadım içten içe
buluta çok uzun süre baktım
o kadar hayalet renginde o kadar parlaktı ki kafama kazımak için uğraştım o sahneyi.
sonra erdemle ümitköye giderken dün, dinlediğimiz şarkı ile arabanın camından önümüze serilen gökyüzünü de kazımak istediğimi hatırlayıp, o anı da canlandırmak istedim ama bulut izin vermedi. gel dedi gel hadi.
kafamı yola çevirdim bi sağa mühendislikler tarafına baktım bi sola mimarlığa.
karşıya geçtim. müzik dinlesem dedim. sonra doğayı dinlesem dedim. :) bi anda kocaman enerji geldi içime taştı resmen.
keşke fotoğraf makinem yanımda olsaydı dedim sonra iyi ki yok dedim. olsaydı aldığım nefesi kaçırıcaktım yakalamak için kareleri.
hava nasıl güzelse sarı çiçeklerin yeşil içerisinde kendini göstermesi, yağmurun çisil çisil çizgi filmlerdeki gibi toprağa inmesi, odtü iyi ki tatil olmuş dediren sessizlik. ve ta ilerilerde el ele yağmurdan saklanan bir çiftin yürümesi...
sonra benim kendimi çift hissetmem..
kendimle bütünleşmem..
fizik yokuşunun alt tarafına geldim şöyle bir havayı içime çekip yürürken bir an duraksadım ve geri yürüdüm çıktığım yerden sonra koştum sonra çamura batıp çıkmaya başladım. çocuk parkındaki kocaman - neydi sahi onun adı - salıncaya bindim kediyi salıncağın ortasına koydum salıncağı sallamaya başladım. salıncak sallanırken üzerimdekileri çıkardım. önce montumu sonra hırkamı çıkardım kollarımı ve boynumu tümüyle yağmura adadım. ağzımdan burnumdan sular akarken, bir yandan da sallanırken, hemen cep telefonumdan pachelbel - canon in d majör ü açtım koydum cebime. onu dinledim yağmuru dinledim, hızlanan koca salıncakta kafamı arkama yaslayıp gökyüzünü izledim sonra ayağa kaltım kollarımı açtım. en ufak noktam bile kuru kalmayana kadar bunu yaptım. önce tenime düşen her damla beni titretirken bi yerden sonra ruhumu temizler oldu. kahkahalar attım. gerçekten bak. 
bi araba durdu fizik yokuşunda baktım içinde yaşlı bi amcayla teyze bana bakıyor gülerek. ben zaten gülüyordum göz göze geldik kadın mutlu oldu. ve gittiler. şarkı söyledim sonra kendimi bu bizim bildiğimiz normal salıncağa attım.
popom ıslandı. 
ve ben bunu bilerek yaptım.
hızlandım 
deli gibi hızladım 
kuşlara uzandım bi kaç kez ama çok uzaktı mesafe tutamadım.
ben de bağırdım hey kuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuşş buraya baaaak diye
sonra iyice hızlanıp ellerimi bıraktım 
ve dedim ki
ANNE BAK!
ELLERİMİ BIRAKTIM
SENİ DİNLEMİYORUM. :)
sonra korktum tuttum 
neden korktum bilemedim
aslında belki de korkmadım ama hızlanmam gerekiyordu 
sallanmam lazımdı
şarkı söyledim
kahkaha attım

o kuşa laf attığımı duyan olursa ne olur demedim
umurumda deildi.
tek düşündüğüm yeniden aşık olduğumu söyleyebilmekti 
ama insanlar bunu asla anlayamayacaktı çünkü aşık olduğum şey doğanın tam kendisiydi
içimdeki kızın ta kendisiydi
aldığım nefesti 
ve bana gözkırpan o buluttu.

yüzüme yağan yağmur sırtımdan esen rüzgardı
yemyeşil doğa kahverengi toprak ve sarı çiçeklerdi.
fizin arkasında kendimi çimlere atmak istedim
uzanıp yağmurun üzerime yağmasını beklemek
ciğerime kadar toprak ana olmak istedim ama bi anda vazgeçtim
ama şu an yapsaydım diyorum ve bir dahaki yağmura diyorum
sonra kütüphaneye yürüdüm
millet deli görmüş gibi bana bakıyordu niye ki diye düşündüm sonra kendime bi baktım her yerimden su akıyormuş
umurumda olmadı.
sonra kütüphane fizik arası yürüdüm bi an içime korku kaplandı
ben yaşamayı çok seviyorum şimdi biz ölünce bunları yaşayamayacağız diye
sonra dedim ki KORKMA ULAN HİÇ BİŞEYDEN dedim yine gülümsedim kocaman.

ıslık çalarak dansederek dolmuşa bindim ve starbucks...


mükemmel bir gündü.
mükemmel ötesi.




günün o anı algı şarkısı : http://fizy.com/s/123yh4

25 Nisan 2009 Cumartesi

zaman kokulu ucuz kitap


aslında bir ankaralı olarak, ankara'da sahaf var mı yok mu bilmemem hala garip ama kendimce bulduğum sahaflar var tabi benim de... elbette sahaf kültürü ile büyümüş bir istanbulluya göre bunlara ne kadar sahaf denirse... bunlardan biri konur sokakta kapı 7 barın olduğu binanın ya yanında ya kendisindedir. açıkcası sahaf olmaktan öte elindeki kitapları çıkarmaya çalışan bir ucuz kitap evi havası vardır bu yerde. ama yine de yıllanmış kitapların kokusunu içinize çektiğinizde ne 'fazlasıyla' verdiğiniz parayo gözünüz görür ne de aslında aradığınız bir çok kitabın burada olmamasını. ama buranın da güzelliği, her kitapçıda olduğu üzere, elinizi attığınızda hayatınızda hiç görmediğiniz ve orada o anda olup da o noktaya o anda bakmasaydınız bir daha belki asla göremeyeceğiniz kitaplarla karşılaşmanızdır.fakat belki sık gitmediğimden şahsına mğtaasıp amcanın sürekli eşşek saatine denk gelmemden kaynaklı sahibini çabuk sıkılgan ve kırılgan ve agresif olarak nitelendirebileceğim bu sahafımsıdan çabuk soğuduğumu belirtmeliyim.
geçelim.
geçenlerde nene hatun caddesinden aşağı bıraktım kendimi önce tunalı sonra olgunlara düştü yolum.olgunlardan geçerken bir anda ters yüz olup yine yürüdüğüm tüm adımları geri sayarak Bal'ı kedi kabına koyup kabı da arkadaşıma uzatarak kendimi bir anda üzerlerinde tanesi 3 lira 2 tanesi 5 lira yazan kitapların arasında kaybettim. yasin -belki de bana öyle geldi ama- bi ara dehşet içinde bakıyordu bana ve sanırım bu konuda ne kadar da aç gözlü olduğumu farketmiş olmalı. inanmak güç ama süper şeyler de vardı aralarında o kitapların. söz konusu kitap ve okumak olduğunda  dünyanın en ukala ve egomanyak insanı olabildiğimi keşfettim o gün mesela. 2 tane genç çocuk geldi ve biri şunu söyledi 'lan oğlum la. kitaplar 3 liraymış la...' dedi ve akabinde diyeri de 'bi skime benzemiolar ama hepsi boş...' dedi. o anda elimde hali hazırda 3 kitabı çoktan tutmuş olan ben, daha sonradan neden yaptığımı aslında çok iyi bildiğim ama keşke bilmeseydim dediğim bir bakışla çocukları süzüp devam ettim 4. kitabımı da aramaya... sıra 5. kitaba gelmişken yasin 'ya zeynep niye 5 e tamamlamaya çalışıyorsun anlamıyorum ki...' dedi. oysa ben 5 e tamamlamıyor kendimi kaybetmiş bir biçimde sapık gibi kitap almaya devam ediyordum. o an aklıma konu kitaplar olduğunda ne kadar bencil ve can sıkıcı bir insan olduğumu hatırlayıp neyse diyip cebimden sadece 10 tl çıkarıp 4 tane şahane kitaba sahip oldum...
sanırım olgunlardaki kitapçılar buna sahaf biçiminde yapmaktan çok ellerindeki saçma sapan kitapları çıkarmak olarak bakıyorlar ama farkında olmadan ya da olarak çok güzel bir sahaf hizmeti sunduklarını belirtmek isterim. hele hele benim gibi bir kitabın sıfırına 10 lira vericeğime ikinci üçüncü eline 10 lira veririm, zamanı koklar anılara sahip çıkarım gibi saçma sapan takıntılarınız varsa olgunlar sizin için kaçırılmaz bir nimet.

:)
aldığım kitapları da hemen aşağı not edip, keyifli bir cumartesi diliyorum.

1. jack london - uçurum insanları
2. steinbeck - cennet çayırları 
3. gürsel - tarih boyunca türk - rus ilişkileri
4. preti - gençlik gençlik...

4. kitap faşist italyayı anlatıyor ve ilgimi çok çekti sanırım bu yüzden ilk ondan başlıyorum.

bir de tavsiye vericem.
lütfen okuduğunuz kitapları bir yere not edin ve zaman zaman açıp bunlara bakın ve hatırlamadıklarınızı ve sevdiğinizi düşündüklerinizi zaman zaman geri okuyun. eğer bunu yapmazsanız benim gibi 1. ve 2. sıradaki kitapları okumuş olmam lazım benim ama okumadım gibi ikilemlerle boğuşmaya başlarsınız...


sevgiyle ve güneşle ve umutla
:)


günün ve günlerin sözü

fly to who you are. =)


:) izlenmeli... <3>