2 Mart 2009 Pazartesi

gençlik-sistem üzerine düşünler

Müslüman bir ailede büyüdüm. Dedem zamanın DP sinin iyi bir yerinde, Menderes görüşlerine sahip bir adammış ve ben hatırlarım herkes namazında niyazındaydı hep. Ve hatta beni büyüten de çoğunlukla Anneannem ve Dedemdir. Hiç bir zaman için ağızlarından Hristiyanlıkla ya da diğer dinlerle ilgili saçma sapan söylemler duyduğumu hatırlamam, aynen islam içindeki diğer mezhepler için duymadığım gibi. Bana söylenen son kitabın Kur'an son peygamberin Hz. Muhammed olduğu ancak diğer kitaplarında aslında özünde Kur'an olduğu ve diğer peygamberlere de inandığımızdı. Biz Hz. Muhammedi çok severdik ama Hz. İsa'yı da Hz.Davud u da Hz. Musa'yı da severdik. Anneannem arapça dua ederdi, bizim evde duanın arapçasının yanında annem bana Türkçe'sini de öğretirdi. İlkokul öğretmenin teyzemdi. Asla duaları Arapçalarıyla okumayın yalnızca derdi. Türkçesini de bilin ne demek istediğini anlayın derdi. Benim ailem de, DP kökenli bir anne tarafım olduğu ve anne tarafı ile bağlarım daha kuvvetli olduğu halde asla Hristiyanlığa kara çalınmadı, bir Hristiyana yazık denmedi. Ve küçükken bana babam da annem de ileride islam hakkında Kur'an ı okumadan fikir sahibi olamayacağımı ve İncili ve diğer kitapları da okusam iyi olcağını çünkü yoksa tek bir bakış açısına sahip olacağımı söylediler. Küçüktüm. 7 ya da 8 yaşlarındaydım. İncili alıp çantamda taşımaya başladığımda, bu denilenleri unutmuş acaba annem kızar mı korkusuyla koca kızken, saklama derdi güdüyordum. Yerde kitaplarımın altında duruyordu. Bir gün uyandığımda Dua kitabımla İncil'imi annem almış tozunu gidermiş ve masamın üzerine koymuştu. Sonra bir ara gelip kızım kitaplarına öyle muamele etmezsin saygılı olsana İncil'e dedi. Sonra bu 7 ve ya 8 yaşında onlardan duyduğum cümleleri kafamdan uydurmadığımı ve hatırladığımın doğru olduğunu anladım. Neyse. Ben bu kadar DPli bir aileden gelip de bu görüşlere sahip olabildiysem, - her ne kadar anne ve babam sol görüş mensubu olsalar da - bu hergün gördüğümüz aşağıda örneğini vericeğim insanlar nasıl ailelerden gelmekteler anlamıyorum.

Dün İncil okurken, bir pazar günü bir Kiliseye gidip vaaz dinlemek istediğime karar verdim ve bunu Orhan diye bir arkadaşımla paylaşıp, bildiği bir kilise olup olmadığını sordum ancak o da bana kendisinin ankarada bir Ortodoks kilisesi aradığını ama bir türlü bulamadığını söyledi. bunun üzerine öğrenci yoğunluğunun bol olması, odtü dışında diğer üniversitelere de açılarak çok enternasyonel (!) bir yapıya bürünen hocam.com da bu sorunu dile getireyim mutlaka bilen birileri olucaktır dedim. Ancak aldığım tepkiler sanki annelerine hakaret etmişim gibiydi. Sorduğum şey sadece Ankara'da bir kilise bulup bulamayacağımken, Hristiyanlıkla suçlan(!!!)dım, paragöz oldum, provakatör - misyoner - mason oldum, dönek ve cahil oldum. Ve üstüne üstlük bir kişi benim tekke ve zaviyelere karşı duruşumu müslüman değil hristiyan olmama bağladı. Oysa ki Hristiyan değilim. Dehşet içerisinde dedim ki, bu ülkede din özgürlüğü asla yok ve Ateist olmak Hristiyan olmaktan daha olumlu karşılanıyor daha normal karşılanıyor. Zira trajik olan durum şu ki, ben bu soruyu köy kahvesinde dillendirmedim * ki o insanların daha ılımlı olduklarını * en azından Datça köyceğiz taraflarındakilerin * biliyorum. Bu soruma bu kadar çirkin cevaplarla ve bir din mensubu olmayı suç görürcesine üzerime gelenler Üniversite Gençliği idi. Ya ben herhangi birine sordum dedim bu soruyu ya da üniversite gençliği çoktan 'herhangibiri'leri haline getirilmiş.
Sonrasında düşündüm ve çok geniş açıdan bakılınca şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum.

Bu durumun iki temel nedeni olabilir.
1. Özal ve takımının arzuladığı politikadan uzaklaştırılmış ya da tek örnek politize edilmiş gençlik
2. Açılan eğitimi eksik onlarca üniversitenin , üniversite gençliğini herhangibirileştirmesi

Aslında ya biri ya da diğeri denilemez. Zira durum sırf diploma vermek üzere açılan boş üniversitelerle ilgili olsa, bu tip adamlar ODTÜ - Hacettepe - Siyasal Bilimler - İÜ Hukuk gibi köklü ve bir döneme oynamış köklü üniversitelerde var olmazlardı. O zaman şimdite kadar gelinen yolda ikinci madde etkisini yok sayabiliriz şimdilik - etkisi bolca var olduğu ve ileride kendisini çok daha fazla hissettireceği ve güçleneceği halde. Ve ele alınması gereken durum aslında birinci maddenin ortaya çıkardığı yok ediş politikası. Zira bilinçli bir gençlik uyanık toplumu getirir. bunun için Türkiye yakın tarihine bakmak ve Dünyadaki 68 hareketini -yüzeysel bile olsa- incelemek yeterli olucaktır. Türkiye siyasal tarihini 68 lerden ve hatta 60 lardan başlayıp 1980 lere kadar incelersek ve 1980 sonrası türkiye siyasal tarihi ile kıyaslayıp, iki siyasal evrenin de ortaya çıkardığı kültürel etkilere ve topluluklara bakarsak, bu durumu rahatlıkla görebileceğimizden eminim. Ve her ne kadar klişe sözler de olsa bunlar, bilincli bir halk kitlesi dış kuvvetlerin hiç hoşuna gitmemekte

Bu durumu yıkmak için önümüze sunulan çare düşünmek gibi gözüküyor ama nasıl bir düşünmektir bu?

Bence temelde iki tip düşünüş var olmakta
1. si salt düşünü içinde barındıran 
2. si ise salt düşün artı analiz kavramını içinde barındıran düşünüştür.

Bizim gençlerimize empoze edilen birinci tip düşünüşü edinmeleridir. Aslında bu bile verilen değil, gençler tarafından alınan bir hakmış gibi gösterilmektedir ancak bunun bu şekilde gösterilmesi ve saklı gizli verilmesi tamamen politik bir oyundan ötesi değildir bence. Çünkü , olayları olduğu gibi anlatmayı düşünüş sanan gençliğin bu düşünüşü elde etmesi, düşünebilen diye adlandırılan, oysa ki analiz ve empati yeteneğinden yoksun bir düşünüşe sahip olduğu için rahatlıkla belirli siyasi fikirlerin empozasyonu sonucunda bir görüşe sahip ve militan bir gençliğin oluşturularak kolay yönetilir bir halk -kitle değil artık - tebaası oluşturulmasına yarayacağı için, devlet eli ile gençlere sunulan bir özgürlükmüşcesine gizli amaçlar güderek verilmektedir ve yönetimi kolaylaştırmak adına iki tarafı da tatmin etmektedir. Bir taraf düşünebildiğini düşünerek mutlu olur kendini yeterli hissederken, devlet de kendisini olabildiğince özgür adlerek demokrasi naralarını rahatlıkla atabilmektedir. 

Diğer bir düşünüş biçimi olan ikinci tip düşünüşte ise salt düşünce artı analiz birleşmektedir. Zaten düşünleri fikire çeviren olgu da düşünüşün içersinde var olan analiz edebilme yeteneğidir. Bu düşünüşte kah doğuştan getirilen genetik yetilerce elde edilen ya da kah farkındalığı kendisinde yada ailesinde olan bir kısım gençlik var. Bu kişiler dediğimiz gibi ya genetik şanslılık dolayısı ile, devletin tabi ettiği düşünüşten daha ileri bir düşünüş tarzına sahip olmaktalar ya da aile ve ya kendi farkındalıkları dolayısı ile. Asıl yönlendirme, yorumlama, empati kurabilme yeteneği olan bu gençlik de ne yazık ki son 10 ve ya 15 senenin ve daha öncesinin Türkiye'sinde eriyip gitmiş ve var olanlar ve olacaklar ise bu sistem içersinde eriyip gidicek olmaya mahkum bırakılmışlardır. 

Çünkü en geniş açıdan bakıldğında, belli bir kesimde üniversite gençliğinden akademik başarı beklenirken bu gençlerin  bu tip konulara uzak kalması sağlanırken, diğer bir kesimde de bu tip gençliğe diploma uğuruna dayatılan boş eğitim veren kişi ve kuruluşların, gençliğin boşluktan rahatlamaya oradan tembellik ve sonunda çıkışı çok zor olan rehavete itilmesi yoluya bu konuların dışında bırakılması ve böylece elenmeleri durumu söz konusudur.


Sonuç olarak bakıldığında;

Aslında hep eleştrilen eğitim sisteminin kodamanların isteği doğrultusunda son 15-20 senedir o kadar tıkırında, sistemli ve istikrarlı gittiğini görmek zor değildir. Bunun için azıcık dinlemek, bolca okumak ve sıkça okumak temel anlamda bir fikre ya da düşüne sahip olmak için yeterlidir sanıyorum.

Bağımsızlığa karşı bu kadar , bağımlı olmak adına savaş veren bu devlet, bu istikrarı Deniz'leri Mahir'leri öldürmek, yok etmek ya da var olan sistem içerisinde elemek ve susturmak için değil de, bu insanları birkez olsun dinlemek, var olmalarına yardımcı olmak, konuşmalarına şans vermek, fikirlerine ne olursa olsun saygı göstermek için gösterseydi, evet bugün hayali ve yalnızca egolarımızı tatmin etmek için yalanlarına kendimizi inandırdığımız medya senaryolarda değil ama şimdiki olası zamanda Ortadoğu'da güçlü ve "Bağımsız" bir Türkiye olurduk.

24 Şubat 2009 Salı

roma tatili <3


1953 yılı orjinal adı Roman Holiday olan, siyah beyaz amerikan yapımı oscarlı bir film. senaristi Dalton Trumbo olmakla beraber 118 dk boyunca sıkılmadan izlenebilicek nitelikte bir romantik komedi.
aslında ben pek sevmem romantik komedileri. :) boşa vakit kaybı gibi gelir ama konu audrey hep burn olunca her şeye katlanabilirim sanırım. neyse :) romantik komedi diyip geçmemek lazım tabi. bu hali ile beni sabaha karşı saat 4 te ağlar konuma sokmayı becerebilen romantik komedilerden kendisi. üstelik Hepburn' e en iyi kadın oyuncu oscarını aldıran film olma özelliği de beni özellikle cezbetmekte. En iyi kadın oyuncunun yanı sıra film aynı zamanda artı 2 oscar daha almış, ki bunlardan biri en iyi kostüm ile Edith Head e diğeri de en iyi yazar (senaryo) olarak Dalton Trumbo' ya gitmiş. Hepburn'den sonra filmdeki oyunculuğunu ciddi anlamda takdir ettiğim ikinci kişi ise, elbette ki erkek başrolü elinde tutan Gregory Peck. Beyfendiimiz role resmen bürünmüş herşeyi ile . ukalalık bilgiçlik mimikler üç kağıtçılık. kendisine hayran kaldım.
ha bir de ekşi sözlüğü kurcalardan dikkatimi çekti :) Bizim Türkiye'liler bir de bu filmin türkçesini çekmiş :) filiz akın ve kartal tibet oynuyormuş sanırım adı da istanbul tatili imiş. bi güldüm ama sonradan neden Hülya Koçyiğit dururken filiz akını oynattıklarını çözemedim.
Sahiden,
ne kadar çok benziyor Hülya Koçyiğit Audrey Hepburn'e?



17 Şubat 2009 Salı

aşk acısına çözümlemeler

dinle bi ilk önce buna tıkla da dinlemeye başla.aşk ne anlarsın o zaman.

insanları anlamakta zorluk çekiyordum. ben de aşık oldum ben de üzüldüm hatta delirdiğim de oldu şu yaşıma gelene kadar. aniden pat diye uykuya dalışlarım bayılışlarım uyuduğum yerde uykuda ağlama krizlerine girişlerim, tekme tokatla o krizden uyandırılışlarım da oldu.
LAN.
ben de sevdim.
ben de sevdiğim adamla yaşadığım aşkı dünyanın merkezi sandım çoğu zaman.
ama oh şit anti depresan demedim.
çünkü dediğim zaman 1. haftadan sonra hiç bir şeyin değişmediğini gördüm fırlattım attım denize gitti.
(evet denizi kirlettim.)
geri döndüğümde ilaçlar nasıl etkiledi diyince insanlar ah evet aldım hepsini süperim dedim eve geldim anıra anıra ağladım.
sonra yine zayıf düştüm gittim yine ilaca sarıldım sonra 3. günde
LAAN?!
dedim ne yapıyorum. kocaman bir korkaktan öte biri değilmişim ben. acıyı yaşadım daha fazlasından korkuyorum dedim.
nefes aldığımda koku duymayı unutmuşum.
kocaman aylar geçmiş hala aynı anda oturup kalmışım.
böyle olmaz dedim yine fırlattım attım.
deli miyim.
neden dibine kadar yaşamaktan korktum dedim kendime.
dibin olmadığını anladığımda ilaca sarıldığımı farkettim. her dibin sonsuzluğuna ilerlediğimi farkettiğimde de yok olmak istemediğimi farkedip ilacı fırlattığımı.
AH BİR BİYOLOG OLARAK SEN NE HAKLA BIRAKIRSIN KAFANA GÖRE İLACI diyen doktoruma burdan nanik çekebilmeyi çok isterdim, şu an mesela.
yada daha öncesine, her canım acıdığında pasifloraya sarılırdım. çok da severim hala ama dur dedim zeynep kendine dur de.
napıyorsun. sigaradan farkı ne. bir çeşit bağımlılık değil mi?
AĞBİ AĞLİCAM Bİ SİGARA VERSENE BE.
peki al zıkkım iç.
keyif için değil zayıflığını kapamak için iç
geber.

ne gerek var.
şşş la;) Sana birini bulak unutursun mantığındaki her insanında zihninin orta yerine kaka yapasım var mesela.
ne bu?
şimdi bu aşk mı ?
ya sevemezsem diye birilerini harcamak mı?
hayır seviyorsun abi.
ben sevdim.
yine acıyor canım ama çaktırmıyorum. :) daha büyümek belki bu uslübunu bilmek acı çekmenin
hala özlediğim biri var
hala sevdiğim ama görüşmediğim
varsın olsun dedim en son.
yan yana birb irimizi yıpratmaktan öte yaptığımız birşey yok.
ben iyiyim böyle severim uzaktan dedim.
seviyorum.
napalım acı çekmekten kaçmak için insanları mı yıpratalık,
acı çekmekten kaçmak için ilaçlara sarılıp vucudumuzu mu yıkalım...


hayatın sadece zevk almak yönünde olduğuna inanan hedonistleri biraz büyümüş popomla selamlıyorum. ve ne gerek var diyorum. sizin anladığınız anlamda zevk sizin anladığınız anlamda mutluluk adına yaşamak, üzücek üzüleceğiniz herşeyden kaçmak zavallılıktan ötesi değildir.

HAYAT LAN.
bir daha mı geliceksin?
elbette geliceksin ama bu hayat olmayacak geliceğin.
en ince tadına vararak yaşasana .
kaçmasana acısından da üzüntüsünden de.
çok hedonistsen bundan da tat çıkarsana.



içinden sayıklasana seni duymadığını bile bile duyucağından emin
SEVSENE BENİ diye


sevsene beni lan!
desene
sürekli
seni seviyorum desene duymayacağını bile bile içinden, ama bileceğinden emin
SENİ SEVİYORUM LAN.
desene.
bir gece kolunun birini yana açıp ona sarılıp uyusana.


bu kadar mı ucuz sizin aşklarınız ilaçlara satılıcak kadar.

aşk diyorsan adına bi dibi görsene...
sonra konuşsana.


öf.
kaçmayın bi.
hayat o kadar unutkan ki.
siz ben unutmicam acı çekcem deseniz bile silip atıyor herşeyi tarihin tozlu sayfalarına. dalga geçmiyorum...

ha silemedi mi?

GİT LAN O ZAMAN.
DE Kİ ABLA / ABİ UNUTAMADIM BEN SENİ.
Bİ EL AT DA BERABER ÇIKALIM ŞU CEHENNEM HAYATINDAN
SEVİYORUM SENİ
falan de.
ne biliyim



ama kendini aşağılama. yok etme. zehirleme.
tadını çıkar her anın.






günün şarkısı - astor piazzolla & yo yo ma - libertango

15 Şubat 2009 Pazar

iki kitap bir bot bir de aptal kuş


dakikalardır elimi yazmak için klavyeye her uzatışımda cik cuk cuk diye öksürük krizine giren aptal bir kuş evet. şakir. sinir etti beni panik oluyorum elim ayağım titriyor. yemek yemeği bir türlü öğrenemedi kaç senedir. sürekli bir yerlerine kaçırıyor. al işte şimdi de kapşonuma tünedi. neyse. biz kitaplarımıza geçelim.




efenim ilk kitabımız platon-seçmeler.


bu kitapla beraber benim sokrata aşık olmam yine yeni yeniden. kesinlikle okunması gerektiğini savunduğum insanın ufkunu geliştiren bir kitap. hem sonuna sokratesin savunmasını da koymuşlar :) en büyük seçme olarak. ve ben tekrar okuduğumda olayları daha geniş görebildiğimi farkettim. iyi olur efendim okuyunuz...





gelelim korshunova - felsefe nedir e

diyalektik materyalizmi savunduğunu düşündüğüm marksist bir filozof. felsefik temellerin açılımları tanımları farkları çok güzel verilmiş kitapta. örnekler net ve yalın bir dille anlatılmış. bir paragraflık cümlelere pek rastlamıyoruz ya da ben dikkat etmedim. tam not alına alına okunucak kitaplardan. okuyorsunuz dili de akıcı olduğu için çok okudum sanıyorsunuz bir bakıyorsunuz 7 sayfa olmuş ancak oysa ki siz 20 sayfa okuduğunuzu düşünüyorsunuzdur. bilgiler o kadar sık ama rahat verilmiş kitapta. temellendirme açısından kitabımızı çok takdir ettim tavsiye de ediyorum.



botumuza gelelim.
her giyip dışarı çıktığımda arkadaşlarımın aa yooo hayıııığğğrr diye tepki gösterdiği yağmur botlarım iki gündür hayatımı kurtarmaktalar. onu da anlamam ama hadi anladım diyelim kızılayda kocaman kocaman göllerin oluşmasını, yaya yollarında dahi; peki ankamall civarında bildiğin giriş yolu üzerinde bile bu göller ne arıyor. sizin ayaklarınız cambul cumbul su ve çamur olurken benim ayaklarım daimi kuru falan. bilmem farkında mısınız?
herkese tavsiye ediyorum efendim kullanılabilirlik açısından.
hayatımın en doğru kararı imiş o botları gördüğüm anda istiyorum diyip cebimdeki son kuruşa kadar bu botlara yatırmam. (tabi sadece bu botlara değil o arada bi çok şey geçti o kasadan benim poşetime ama.. neyse )


ve son olarak toyiki mi toykiki mi ne bir şey olmuş toy'r us lar. ne biliyim. zorla soktum erdemi kendim de girdim. dayanamam pek öyle yerlerin önünden geçerken, bakmadan bişeyler almadan uzaklaşmaya. en son kendime 5 ytl ayırdım burdan 5 ytl civarında bişey almadan çıkmam derken üzerinde kocaman bir zürafa deseni olan yastık bana göz kırptı. aynı reyondaki yastıklarımız daha pahalı olmasına rağmen üzerinde fiyat yazmayan yastığımızı kasaya okuttuğumda ufak bir çığılık atmama neden oldu :) sevinçten kendisi.
ne için mi?
efendim kütüphane sever bir insan olarak ve kırmızı koltuklarda ölene kadar kitap okumayı dünyanın en huzur dolu işi adleden biri olarak, elbetteki peluş köpeğim süt ten sonra bir yastık beni nasıl rahatlatıcak anlatamam. sütü göbeğime yastığı kafamın altına koyarak her gün 1 saat kitap okumak beni artık tüm stresslerimden arındırıcak.
:)




ek: dünya üzerinde bu kadar çok idiyot olduğunu bilmezdim. eskiden ben de öyleydim. oh may gudnıss bu gun sevgililer günü çok önemli yılbaşı beş önemli falan derdim. insanlara gülünce bu 'sevgililer günü'nde büyüdüğümü anladım. birbirlerini yediler. sen beni aramadın sen aradın yok geç aradın erken aradın görüşemedik görüştük diye. abi ayıp. bence sevgililer gününü insanlar ayrılsın zina olmasın diye akp çıkarmalıydı. o kadar çok insan ayrıldı ki. -eh facebook da bi nevi dedikodu ve merak tatmini. yoksa mini feed nedir di mi?- yani yazık acıdım. insanlar birbirlerini kırdılar. ağır kelamlar ettiler. gerek yok. uygun ise buluşursunuz değilse boşverin. birbirinizi sevgililer günü için mi seviyorsunuz daha mı değerli geliyorsunuz birbirinize o günde? öyleyse yazık. gerçekten. çünkü seven adama her gün sevgililer günü - yüklenen anlamla-
herkese her gün sevgililer günü yılbaşı her gün her gün doğuyoruz lan.
:)
yazık.



ha bir de o kadar insan öldü ne yılbaşısı ne eğlencesi diyen bi çok insanın bi kız kendisine versin bi erkek kendisini sevsin diye gidip israil mallarına parayı yatırma ihtimalinin ironik olasılığını düşündükçe daha da bir gülüyorum :)
ayrı bi idiyot da benim tabi :)
sçs jnmss kib <3 :p~~
falan.




günün şarkısı : ilhan irem - don kişot
şu an dinlediğim şarkı : bülent ortaçgil - yağmur




dışarıda inanılmaz tatlı bir kar var... :)

6 Şubat 2009 Cuma

bilmediğim

başka türlü birşey benim istediğim
senden biraz farklı
ruhunla aynı
senden biraz kısa egosu az
senden biraz büyük sevgisi çok
başka türlü biri benim istediğim
ne senin gibi çok yalan
ne de varlığın kadar çok gerçek
ne senin gibi çok sevdiğim
ne de senden az özlediğim
ne senin gibi yokluğu farketmeyen
ne de senin gibi varlığını yitirdiğim

başka türlü birşey benim istediğim
nasıl derler
en güzel sözlerle başlayıp en anlamlı küfürlerle bitirdiğim
sessizce beline dolanmışken boynundan derin derin içime çektiğim
dudaklarından öperken çekip çat diye gidebildiğim
uzak diyarlara özgü
içinde çaktırmadan acı dolu
senden çok uzak ama seninle bir o kadar aynı
tarifsiz kalınan anların tanımı
bambaşka biri benim istediğim.
ne bu kadar çok bildiğim
ne senden az bilmediğim
ve sen kadar ben olan
ne de aslında bu kadar benden farklı olan.


Ve
ne sensin aslında benim istediğim
ne de senden bir harf farklı biri...






31 Ocak 2009 Cumartesi

havuç bağımlısı olmak

gerçkenten bu aralar limon ve havuça ciddi bir biçimde bağımlılığım oldu. rüyamda bile yemek yerine domates sonrasında havuç yiyordum. sebze takıntılarım had safhada. yazın bir döneme girip hiç et yiyememiştim, kokusunu duyunca bile midem bulanıyordu. o zaman da buna ön hazırlık tamamen meyveyle bozmuştum kafamı. çünkü yazın üzüm yiyebiliyordum :) günlerce üzüm ve peynirle beslendiğimi bilirim. ah bi de çay... çay tutkum bambaşka bir hal aldı. onu geçelim..

konumuz havuç...
iki üç gün önce senelerdir yazdığım bir günlük sitesine aldığım kiloları nasıl vereceğime dair bir program yazmıştım. eh zor tabi bir haftada 6 kilo aldığını kabullenmek.. gerçi tartılmadım ama 6 diyorsam 6 dır :) niye 7 gelmiyor içimden...
neyse.
işte 'havuç yemek' eylemi içinde geçen günceme bir arkadaşım havuç yeme kilo alırsın salatalık yemelisin gibisinden bir not yazmış. ve bir bilgilendirme sitesi yollamış ben inanmayınca. sizle de paylaşayım dedim :)


http://www.turkcebilgi.net/yemek-icmek/besinler-ve-ozellikleri/havuc-24644.html



mutlaka okumanız gereken bir bilgi. özellikle yararları kısmını okuduktan sonra dedim ki, aman yemişim kalorisini daha çok havuç yemeliyim :)


sevgiler.

29 Ocak 2009 Perşembe

teşekkür edebilmek

zor da olsa farketmek, bilinebilicek en güzel duyguların eyleme dökülmüş halidir teşekkür edebilmek. içinde kini kinayeyi nefreti iğnelemeyi barındırmadığında ve içten gelen bir olgu olduğunda gerçekten teşekkür edebilmektir, insanı yücelten. size ne yapmış olursa olsun, hayatınıza girmiş olan ya da uzaktan etkisi olan bir düşmana bile teşekkür edebildiğinizde büyüdüğünüzü farkediyorsunuz. bu büyümek ne içinizdeki çocuğu kaybetmek anlamına geliyor ne de saflığınızdan bir şey yitirmek. aksine o kadar büyüyorsunuz ki, içinizde var olan o saf çocuğa yeniden dönüşünüz oluyor bu. kızgınlığınız dindiğinde gözünüzdeki perde indiğinde, tekrar o çocuk gözlerle hayata baktığınızda, size öğretilenler ve verilen farkındalıklar için tanrıya şükrettiğinizde, zaten tanrının özünü içinde barındıran o insanlara da bir teşekkürü borç biliyorsunuz. ne kırgınlık olmalı kırılmışlıklarınızdan kalan, ne yorgunluk ne bıkkınlık yıkılmışlıklarınızdan kalan...
ne zaman ki, gözlerinizi kapatıp pembe beyaz bulutlar üzerine inmemek üzere çıktığınızda, zamanı gelmiş demektir. geçmişinizde sizi yıkan kıran param parça eden insanlara karşı nötr olduğunuz halde yaptığınız her hatayı pembe ve yeşil renklercesine kabul edebiliyorsanız, ve kendinize kızmaktan vazgeçtiyseniz, karşınızdakine kızmayı çoktan terkettiyseniz, o zaman gözleriniz açılıyor ve minik bir tesbih böceğinin bile size verdiği birşeyler olduğunu görebiliyorsunuz. işte o zaman içinizde yoğunlaşmış bir haykırış şeklinde teşekkür ederim demek isteği beliriyor.
en saf duyguların söze dökülmüş hallerinden biridir teşekkür etmek. sevdiğinize değil, sevmediklerinize de teşekkür etmeniz isteği içinize dolduğunda sevmediğiniz kimsenin olmadığının farkındalığıdır teşekkür etmek.
tanrısal enerjiye ve evrene şükretmenin, insan - hayvan- doğa bazında indirgenmişidir o.
o zaman, sadece kendinizi iyi göstermek için etmeyin teşekkür. gerçekten o seviyeye eriştiğinize inandığınızda edin ki, kendinize de yalan söyleyerek enerjinizi çakralarınızı kendinizi kirletmeyin. çünkü en aşşalık olan odur ki, insanın kendisine yalan söyleyip duygularını red ederek başka biri olmaya çalışması....



sevgiyle kalın..
ve tanıdığım tanımadığım banabir zamanlar zarar verdiğini düşündüğüm ve ya düşünmediğim herkese teşekkürler...


içiniz aklandığında, siyahtan beyaza geçen pusları da araladığınızda görürsünüz ki çünkü; aslında size zarar verdiğini düşündüğünüz insanlardan bile zarardan çok uzak öğrendiğiniz şeyler hep olmuştur....


günün şarkısı : pure moods * inner peace
günün sözü : japon atasözü * dağ dağ bulut (ilk duyduğumda çok güldüğüm düşündükçe anlamlı gelen nasıl yorumlandığını araştırıp öğrenince de iyice anlamlı bulduğum bir söz. lütfen vaktiniz varsa biraz üzerine düşünüp araştırın)

22 Ocak 2009 Perşembe

bir delinin günlüğü

eskiden çok koku duyardım. her anın bir kokusu vardı. olmadık yerlerde hiç olmadık kokular duyar gözlerimi kapatır senelerce gördüğüm rüyalar aleminin bana bahşettiği hayali duvarlara hapsederdim kendimi...
hatırlarım bir patika vardı çözülmeyi bekleyen. upuzun... en net hatırladığım ve hala gözlerimi kapattığımda hissettiğim o patika. ne o kocaman duvarlı evlerden eser var, ne de kıyısında dolaşıp çiçekler topladığım dereden eser var. ufacık bilinçaltımın yarattığı o sabit sahnelere izinsizce kendimden bile izin almadan bir kişiyi soktuğum için mi yitirdim o zamanların kokusunu, yoksa o anılardan kurtulmam için zaten çoktan o insanı oralara götürmem mi gerekiyormuş bilemiyorum. şimdilerde gözlerimi kapadığımda o dere kenarına gitmek istemediğim hiç bir şekilde. nedendir bilinmez aynı kişiyi beni hala içine çeken yer olan patikaya da götürdüğüm halde patika hala pırıl pırıl tüm kokusu ve canlılığı ile içimde parlıyor.
bu aralar bana olan kulaklarımda ezbere bildiğim, söyleyerek uyandığım ama bir dakika sonra sözleri öncelikli olmak üzere ezgisini de tamamen unuttuğum bir şarkı. delilik belirtileri diye bakıcam ama o kadar güzel ki, söyleyerek mırıldanarak anlamını bilerek gözlerimi açıyorum ve daha yataktan kalkmadan uçup gitmiş oluyor hafızamdan. öyle ki, gün içinde ah ben bugun bir şarkı söylüyordum sanki diye çok sonraları hatırlıyorum. şarkının sözlerinin anlamı çok güzel olmalı, ne zaman dilimde o ezgiyle uyansam dünyadaki en mutlu en pembe insan oluyorum çünkü. içimde herşeyi yapabiliceğime dair bir güçle uyanıyorum.

bir arkadaşla konuşmuştuk. döndü bana mısırı bi araştırsana dedi. mısır? dedim evet dedi isisi falan bir araştır dedi. kedilere düşkünlüğümü ateş düşkünlüğümle birleştrince ben delilik olarak yorumlarken o tamamen geçmişten gelen nedenlerle ilgili olduğunu düşünüyor. mesela ateş tutkumu da ortaçağla bağdaştırıyor falan.
:)

çok komik di mi.
aslında değil oysa ki.
uzun süreli meditasyonlar sonucu kendimi tıkamasam çok fena bağlantılara neden olabiliiceğime inanıyorum, inanmıyorum biliyorum.
ondan kasıyorum bazen kendimi.
zaten elimde olmadan çok negatiftim aylar boyunca ancak pozitife dönüyor bakışım. yavaş yavaş takıyorum pembe gözlüğümü. :) biraz aptal oluyorum ya zaman geçtikçe, varsın ondan olsun...


insanlarla dalga geçmek gibi iğrenç bir huy edindim. aslında bunu o anlık gülmek için yapıyorum farkettim nazlı ile facebookta geyik çevirdikten 1 saat sonra. ne gerek var ki dedim kendi kendime. yapmicam sanırım bundan sonra. yani kesin yapıcam :) kendimi tanıyorum da, yapmamaya çalışıcam. bu huy neden peydah oldu bilemem. ne zaman böyle şeyler yapsam sesim gidiyor.


kanalları açtırmak lazım.
saçma sapan şeyler oluyor ve aslında o kadar manalılar ki.



bu sınav yetişmicek bi de..

bir de blogu niye günce gibi kullandığımı cidden bilmiyorum şu an.


uykum var.


anın şarkısı : emma shapplin - miserere,venere...
(çok severim LAN. çok.)

işte saçmalık.
acilen hipnoz istiyorum bir uygun zamanda.


belki sürekli bir engel çıkması karşıma benim sürekli şu olaylara inandığım için kendimi red edip delilik bu diye yorumlamamla ilgilidir.
ama cidden deliriyorum bence.
metafizik falan. inanıyorum.
fencisin buna inanıosun falan.
öl.

21 Ocak 2009 Çarşamba

uyu artık


Yorgun musun?
Yattın mı?
Uyu?
Düşünme beni.
Ben ki
Hiç düşünülmedim senden önceleri.

Senden öncesi:
Düşüncesi kızgın kumlara serpilen
Azgın yellerle savrula
n
Bir damla gibi?
Bir söz gibi:
Sağır kağıtlara serilen
Sessiz dudaklardan dökülen.

Ben, zaten

Hiç söylenmedim ki senden öncesi.
Uyu artık?
Söyleme beni.

Yattın mı?
Yorgun musun?
Biraz kıpırdasan uyumadan önce?
Bilemesen
Nereye koyacağını ellerini,
Biraz oynatsan bileklerini

Düşünürken beni
Uyuyamadan önce?
Bilsen
Nasıl özlediğimi ellerini
Bileklerini.



Oruç Aruoba




zeki müren den ben seni unutmak için sevmedim eşliğinde tavsiyemdir.




e bu cidden bana benziyor be?!

19 Ocak 2009 Pazartesi

hikaye

ortabirdeydim sanırım ya da altıncı sınıf her ne dersen... Birsen Oran diye bir Türkçe öğretmenimiz vardı. :) canım benim nefret ederdi benden... ve bir gün bana ceza vermek istercesine beni tahtaya kaldırıp yazdığım kompozisyonu okumamı istemişti.
hiç unutmam. çok istememe rağmen yazmış olmanın güveni ile kalkmıştım. tahtaya yürümüş çatır çatır azar yemiş (cidden neden azarlandığımı hatırlamıyorum demek ki sevmemiş yani :) ) ve o kadar moral bozukluğunun üstüne gayet sakin kompozisyonumu okumuştum. bitirip sınıfa baktığı
mda herkesin ağzı açık bana baktığını, sınıfta derin bir sessizlik olduğunu ve korkuyla Birsen öğretmenime döndüğümde bir karış açık ağzını görmüştüm. göz göze gelmemizle kendine gelmiş BRAVO! diye çığlık atıp delicesine alkışlamaya başlamıştı. mehmet genel (çok sevdiğim bir arkadaşımdı) herkesden önce parmak kaldırıp,'öğretmenim şiir gibi yazı yazmış ben hayatımde böyle şey dinlemedim harika' demişti. ben dehşet içerisinde her gün yazdığım onlarca yazıdan herhangi birini okumuş olduğum için aldığım övgülere bakıyordum. :)
zil çaldığında herkes uzaylıymışım gibi bana bakmıştı. çekinmiştim biraz. :) sonra bir gün şiir getirin dedi birsen öğretmen. tuttum cahit külebi den hikaye isimli şiiri götürdüm. şöyle bi baktı yüzüme unutmam. ama bu, çok ağır sana. dedi. anlayamadım boş boş baktım yüzüne. okuyamazsın bile bunu dedi. kalk dedi sonra baktı hala anlayamıyorum. dinleyin olucak mı? dedi
sınıfa. ben okudum şiiri herkes yine bakıyor yüzüme. içimden eyvah şimdi sanırım patlicak hoca dediğimi bilirim.. sonra millet birden alkışlamaya başladı falan :) nasıl mutlu olmuştum. aklıma geldi o günler ...
sonra Selma Hocam.. canım... ikinci annem herşeyim...
orta 2. sınıf. girdi sınıfa bizleri tanıyor.. birsen hoca giderken nasıl ağlamıştım o da nasıl sarılıp ağlamıştı bana. ileride bir gün bir kitap yazarsam başına Birsen Oran hocama yazıcaktım ve süpriz yapıcaktım kendisine falan..
neyse.
selma hoca geldi sınıfa. bakındı şöyle bir. isimlerimizi soruyor.
ZEYNEP KİM dedi unutmam.

benim hocam dedim tamam dedi ve güldü.
sonra da asla desteğini çekmedi sırtımdan. hala beni iter. hadi der artık varlık ' a gönder hikayelerini olmuşsun zeynebim diye.
az önce yazmaya çalıştım olmadı. sonra oturdum neydim ne oldum dedim...
eskiden her ne kadar fırlama olsam da içimde bir kız vardı falan... yine var da çok bastırmışım be ! :) can atilla dinlerken çıktı hepsi bir bir ortaya... gerçi geçen hafta da defalarca şiir okumuştum uzun süre sonra kitaplarımı önüme döküp.
en sevindiğim, ne kadar kaçsam da içimde o baz
en sevmediğim inkar ettiğim hisli kızdan asla kurtulamayacak olduğumu bilmek:)

selma hoca bu yaz bir gün durdu...
ah zeynebim dedi. hocam? dedim. yavrum, sen bu zamanın adamı değilsin. ne aşklar sana göre ne insanlar .. ah kuzum.. canın çok acicak dedi...
ben neden bu zamanın adamı olmaya çalışıyorum ki o zaman :) kendim oluyum da acım da içimde kalsın , tatlım da bende kalsın.

yanlış tanıyanlar utansın....
huzurun ne demek olduğunu biliyorum be ben. kendimi ne kadar inkar edicekmişim. daha ne kadar uzak kalıp kendi kalbimi kendime kapıyacakmışım ki... yazık etmişim aylarıma...
güldüm geçtim bugun...

çok güzeldi be bugün.
çalışamadım hala da müzeyyen senarlar can atillalar zeki mürenler var playlistimde. aklımda yarım dizeler var. acı tatlı anlar var. gülüyorum. çok eskiler var ama be.
ne çabuk büyüyoruz. neden kirletmelerine izin veriyor
um insanların 2 kuruşluk yalanlarının riyalarının utanmazlıklarının içimdeki temiz çocuğu. neden egomu hırsımı ortaya çıkarmalarına ve içime siyah tohumlar atmalarına izin veriyorum ki...


evden çıktım... etrafı izleyerek herkese gülerek tanımadığım insanları selamlayarak indim caddeye. köşede mendilini açmış simidini yiyen 90 yaşlarında bi teyze vardı gittim elini öptüm sarıldım:)
bir manasıyla free hugs..

oturdu ağladı, ah teyzem. bir gün alıcam köşedeki pastaneden çayı onun gibi yere oturucam ve dinlicem onu karar verdim. göz yaşlarını sildim bir daha sarıldım bırakmak istemedi.
yalnızlık zor be. enerjimi olmadık şeylere harcıyacağıma neden insanları mutlu etmek için harcamıyorum anlamadım.
sonra kızılaydan alıcaklarımı aldım, güvenparka girdim güvercinler izledim, kulağımdaki müziği kapatıp onları dinledim. amcadan yem aldım yem serptim.. ufacık bi kız geldi o da yaptı aynen benim gibi. bi ara gözgöze g
eldik güldük birbirimize..

çok güzeldi be bugün...

usulca süzüldüm insanlar arasından hiç oldum bugun ben.
ben çocuğum evet ama aslında ruhumda kocaman biri
yaşıyor. anlamadım ben. anlayamicam.
hani beni tanıdığı halde, gözlerine perde inip de beni inkar edip kötü sananlar var ya, onlara da kızmıyorum artık.

sinana gelince. seviyorum çocuk seni be. ama uzaktan sevmek seni bir süre senin için de benim için de daha iyi... birbirimizi kırmaktan bıkm
icaz yoksa. kaybetmek istemiyorum...


bir de asıl diyeceğim şuydu.
ben bu hikaye şiirini okuduğumda birsen hoca eğilip, bu bebek sen olucaksın bi gün, o zaman anlicaksın neden şimdi neresini anlayamadığını diyip gülmüştü. uzun süre de beni bebek diye çağırdı. sonra :) saolsun adım bir süre bebek kaldı. ne kızardım bana bebek :( Diyorlar diye :)
hey gidi günler.





HİKAYE

Senin dudakların pembe,ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek, tut biraz.

Benim doğduğum köylerde ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim okşa biraz.

Benim doğduğum köylerde buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek savur biraz.

Benim doğduğum köylerde şimal rüzgarları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır öp biraz.

Benim doğduğum köyleri akşamları
eşkiyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem konuş biraz.

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin.
Benim doğduğum köyler de güzeldi.
Sen de anlat doğduğun yerleri
Anlat biraz.

Cahit KÜLEBİ



sanırım artık sana her gün yazamasam da boş buldukça her gün sevdiğim bi şiiri yazıcam :)
belki bakarsın kendi şiirlerimi de yazarım. eskisi gibi olmak özüme dönmek en güzeli.



günün şarkısı:: can atilla - boğaziçi rüyaları


16 Ocak 2009 Cuma

dijital arşiv


bursaya ilişkin tek bir anım yok artık. ne sıcak gülüşler o fotolardaki ne komik anlar ne babamla oturup bir yerde gülmekten ölüşümüz. belki de negatifle çekmek her zaman daha iyidir. hatalar geri dönüşü yoksa üzülmeyi gerektirmez mi? bence üzülmek gereklilikten öte sızıdır. içim acıyor. oturdum mal gibi sigara içiyorum. seks sonrası yakılır ya, ben de ağlamadan sonra yakılanını kullanıyorum artık çoğunlukla.
shift+delete bu kadar anıyı yok ederken, biri de yanlışlıkla kafamdaki o kadar anıyı yok edebilse keşke.
zaman herşeyin çözümü falan değil kesinlikle. fil hafızasına sahip insanlar için ise asla.sürekli gözümün önüne gelicek.
acırım acırım da, bursada babama hocam eskilerdensiniz di mi tanıdım sizie diyip adıyla hitap eden o adamın babamı tanımasına neden olan fotoğrafın gitmiş olmasına üzülürüm. bir de annemin ay tanımıyorum sizi diyip kaçtığı ama bizim gülmekten kırılarak gizli gizli fotolarını çektiğimiz o adamlarla kadınların fotolarına acırım... bir de evin terasında beyaz peruk takıp saçma sapan hareketler yaptığımız fotolara...
gitsem bursa sokaklarına yeniden yakalayabilir miyim ki o anları? tanıyabilir miyim?
hayır.
aynen fotoları ararken malatyada çocukluğunu aradığım adamla ilgili fotoları çekerken,elime bir damla göz yaşından başka bir şey geçmediği gibi, o fotolarla ilgili de gözyaşından daha fazlası akmicak elime ve avcumda kocaman bir sızıdan fazlası kalmayacak.
ufacık ihmalkarlıklar hayatta böyle acılara neden oluyorsa, detayları incelemekten delirmemek mümkün mü?

böyle anlarda yalnızca bir kişiyi özlüyorum v ihtiyaç duyuyorum. kim bilir belki de o kadar tek başıma yaparımcı değilim...

günün şarkısı : salvia - rest in pieces



Look at me, my depth perception must be off again
Cause this hurts deeper than I thought it did
It has not healed with time
It just shot down my spine. you look so beautiful tonight
Remind me how you laid us down
And gently smiled before you destroyed my life
Would you find it in your heart
To make this go away
And let me rest in pieces
Would you find it in your heart?
To make this go away
And let me rest in pieces
Would you find it in your heart?
To make it go away
And let me rest in pieces
Look at me, my depth perception must be off again
You got much closer than I thought you did
Im in your reach
You held me in your hands
But could you find it in your heart?
To make this go away
And let me rest in pieces
Would you find it in your heart?
To make it go away
And let me rest in pieces

14 Ocak 2009 Çarşamba

yüreğim seni çok sevdi


garip bir aşk hikayesi. günümüzde herkes her hoşlandığına aşk damgası vurup aşkı sakız ederken, böyle bir tanımlama yapmayı her ne kadar red etsem de öyle sanırım.
zorla okuduğum aylarca bitiremediğim elimde sürünüp duran kitap ve böyle şeylere karşı önyargımı yıkıp okuyayım dediğimde içinde gerçekten genel kültürle ilgili bir çok bilgi bulduğum garip bir kitap.
aslında normal bir ruh hali ile okuyan ve aşka inanan ve ona hayatında yer biçebilen bir çok insan için güzel olarak nitelendirilebilicek ve bir solukta okunucak bir kitap sanırım..
ama ne yalan söyleyim ben cidden zorlandım. e tabi bir de zevk meselesi.
içindeki nazım dizeleri harikaydı bi yerden sonra. en red ediş anlarımda bile nazımın dizelerini görünce vay be sözcüklerinin dudaklarımdan dökülmesine neden oldu bu kitap.
belki de hala insanın içinde aşık olmaya meyilli bir yan oluyor ve kendini kısıtlıyor. neyse. işte öyle güzel fln. bana sorarsanız bi daha okur musun deseler asla okumam ama öle işte kumsal kitabıydı bence.
saçmalıyorum
canan tan da nasıl başarılı bi kadın falan ama NAPIYIM . beğenemedim öyle fazla.
ama şey yani.
başarılı bir kadın, bir erkek ... olmaz inancı nın sonunda yapılan eylemin seneler sonra sızısının hala geçmemiş olması falan...
dedim ki bazen demek ki insan olur olmazını düşünmeden ne hissediyorsa onu yaşamalıymışş...

aman işte ayh.
neyse.

7 Ocak 2009 Çarşamba

ajda pekkan

nasıl sevmezdim anlatamam... herşey mi değişir zamanla anlamıyorum. sanırım değişir. bi sevgileri sabit sanırdım onlar bile değişiyor baksana... neden değişmesin.neyse..
hiç sevmezdim ajda pekkanı sesini duruşunu tavrını filmlerini bile... anti pati anlamsız. müziğini fln da. tırmalardı kulaklarımı fln ama
son 1 haftadır farkettim ki çok seviyorum yahu. sürekli ajda pekkan dinleyen bir insan oldum.. anlamsızca. o kadar güzel söylüyormuş ki.. o kadar güzel. bir insan her kelimeyi mi hissederek söyler, her melodinin şekline büyüsüne mi bürünür sesi. oha dedim.. keşke o 47 filmi çeviriceğine 3 5 albüm daha yapsaymış..
kaldı ki sinemayı 1960larda bırakarak en güzel şeyi yapmış zannımca ve sadece müziğe kanalize olmuş falan..
hayranıyım...

günün şarkısı: ajda pekkan * ya sonra & ajda pekkan * eğlen güzelim (hele bu şarkıdan tiksinirdim küçükken nasıl güzelmiş meğersee...)