nasıl sevmezdim anlatamam... herşey mi değişir zamanla anlamıyorum. sanırım değişir. bi sevgileri sabit sanırdım onlar bile değişiyor baksana... neden değişmesin.neyse..
hiç sevmezdim ajda pekkanı sesini duruşunu tavrını filmlerini bile... anti pati anlamsız. müziğini fln da. tırmalardı kulaklarımı fln ama
son 1 haftadır farkettim ki çok seviyorum yahu. sürekli ajda pekkan dinleyen bir insan oldum.. anlamsızca. o kadar güzel söylüyormuş ki.. o kadar güzel. bir insan her kelimeyi mi hissederek söyler, her melodinin şekline büyüsüne mi bürünür sesi. oha dedim.. keşke o 47 filmi çeviriceğine 3 5 albüm daha yapsaymış..
kaldı ki sinemayı 1960larda bırakarak en güzel şeyi yapmış zannımca ve sadece müziğe kanalize olmuş falan..
hayranıyım...
günün şarkısı: ajda pekkan * ya sonra & ajda pekkan * eğlen güzelim (hele bu şarkıdan tiksinirdim küçükken nasıl güzelmiş meğersee...)
7 Ocak 2009 Çarşamba
3 Ocak 2009 Cumartesi
şaşkın olmanın keyfi
şaşkınlık güzeldir, keyiflidir.. kendini olduğun an içine salıverirsen... eğer şaşkoloz gibi gidip yanlış otobüse binmeseydim, fotoğraf çekilebilecek o kadar yer keşfedemeyecektim. ya da öüüfff sınavım var benim bir bu eksikti diye söylenseydim, eminim yağan o lapa lapa kar altında görünen o gecekonduların romantik-realist duruşunda garip bir huzur bulamayacaktım( büyüyünce ya cezmi ersöz olucam ya da bu terbiyesiz ağzımla bukowski :) ) her neyse, iyi ki binmişim o yanlış otobuse. 1.5 saat daha kaybettim ama nasıl güzel tatlar kaldı dilimde damağımda yüreğimde ruhumda (yemeğimi yemeden el açtım tanrım sana akıl sıhhat doğruluk iyi huylar ver bana. amin ) mesela , her halde kimse evine özel otobüs tutup gitmemiştir :p ben gittim bugün.. yanlış otobüse binince belediye şöforü özel şöforüm ve koskoca otobüs de özel otobüsüm oldu... biraz ilerde yürümek bu soğuk gibi havada belki bir çok kişiyi söylendirebilir ama ben halimden memnunum... ve düşünüyorum da hayattaki her olumsuz duran olgunun tadını çıkarmaya bakmalı... ancak öyle öğrenir insan.. biber acı diye yemekten kaçan biri biberin tadını asla bilemez. kafasında yarattığı tada damgayı bulur ve biber sade acı değildir falan... felsefecilerle çok vakit de geçirmiyorum bu ara ama neden saçmalıyorum bilemedim :p [şaka lan!]
aslında sana çok yazasım vardı. saçma sapan bir blog olucaktı günümü anlatıcaktım. nasıl güzel geçtiğini. tiyatro dersine kadar eşşek gibi çalışıp tiyatro dersinin çıkışında kar şarap yaparken nasıl eğlendiğimizi en detayına kadar anlatıcaktım ... oyun çalışmasında nasıl koptuğumuzu gökhanın orgazm naraları ile dolu ŞEF ŞEF ŞEF diye bağırışlarını, yine bana doğaçlama patlaması ihtimalini, fotoğraf makinemin (kırpık) benim hayatımı nasıl kurtardığını (kara yatırmaktan vazgeçtiler makinem var diyince mesela), herşeyi detaylıca anlatıcaktım. çünkü çok sevdim ben bu günü..
(-içsek mi. - bilmemben yurda gitcem. - abi kızılay var mı kızılay - ben emreyle buluşcam valla bu gün gelemem.. - eh ben film analizi ödevini bitiremedim daha. bi de yarın bi prova daha var.. - ya sinemaya mı gitsek. - en ucuzu neresi şimdi nerde yiyelim. - kızılaya gelin lan benle. ama emreyle buluşcam :op)
tabi bugunden güzel dersler de çıkardık. iki kişiyi hayatıma en derinden geri aldım. biri Emre diğer ise Gökhan. burçini gördüm sunshine ı tualet olarak kullanmak üzere içeri adım attığımda :) oturup konuşurken gökhan girdi içeri ve burçin gökhanı çağırdı. tripleşirken biz ben dayanamayıp boynuna sarıldım. bazı insanlardan zor vazgeçiyorum. sadece gözden ırak gönülden ırak muhabbetine.. karşıma geldiklerinde içim acıyor dokunamadığımda.. nasıl mutlu oldum.. ikinci ana ders ise emreydi. aylarca o arasın o arasın diye birbirimizi beklemişiz ve 5 inde gidiyor. ne güzel di mi.. aylar sonra en yakınımız ayrılıyor ve bizim bir tek pazartesi onu amerikaya uğurlarken görüşme şansımız var.. komik.. hayat küsecek kırılıcak kadar uzun değil cidden.. sabit de değil...
(kaç burdan gel amerikaya dedi emre bana.. kaçmak değil uzaklaşmak da deil ama bir drama okulu neden olmasın... ya da belki yine de akademi diyerek doktora ya da post doktora neden olmasın... )
böyle işte...
yılın ilk boktan kardan adamcığını yaptım bugün. terbiyesizim az ama adını boktan koydum ki ben onun :)
ve kara ilk kez elimi bastım bu sene...
bunun dışında şu saat oldu Altuğ hala msn de değil. şaşılacak şey doğrusu. bence altuğ gelmeden çalışıyım hemen de altuğ ile konuşuyum. çok gülüyoruz karşılıklı =)
(yukarıda adını verip prntscrn de neden karaladığımı anlayamadım ama ben de garip bi insanım. :p ŞIMAR LAN ALTUĞ!' :) )
gel gelelim fasulyenin faydalarına...
8 ocak y mori konserinin afişlerini ifin orda 280120 kez gördüm.. keşke Emre de olsaydı dedim.. ama yok . attaa...
:/
bekliyoruz.
mutluyuz
yarından umutluyuz
mütemadiyen saçmalıyorum
kola kafa yapar mı ?
(burnumu yaptırıcam evet. hem de senden önce Nazli)
ek: ha bi de... her ne kadar evin içi 100 derece de olsa, daha şortla oturucak hava gelmemiş..
DONDUM
muck!
2 Ocak 2009 Cuma
su yolunu bulur

"su yolunu bulur... :D" dedi az önce arkadaşım bana.. :) güldüm. öncesindeki cümleyle bağlantısı bu kadar alenenken ve ben bu elimdeki cümleyi kendime ilke edinmişken, nasıl olurda hiç bu sözü aklıma getiremediğima şaşıyorum...
konuştuğumuz şey, enerji uyumlanması idi ve ben bunu parayla yapanların da yaptıranların da, parasız olsa dahi başkasından el alanların da hatalı olduğunu savunuyordum. zamanında tolgayla konuşmuştuk benim gibi düşündüğünü bilmek iyi gelmişti. zira, insan iç dengesini kendisi sağlar, iç enerjisini kendisi çıkartır ve dış dünyayla dengesini kendisi kurar. nasıl ruhsal acılarımızın azalmasına ilaçlar yardımcı olmuyorsa, yada dinlemedikçe insanların dedikleri merhem olmuyorsa ve insanın kalbinde halletmesi gerekiyorsa, bu da öyle bir şey...
insan kendi yolunu kendi bulur dedim :) güldü su yolunu bulur dedi...
bulur gerçekten...
tutunucak dal mıdır bilemeyeceğim ama hayat süprizlerle dolu. nereye akıcağını bilebilirsin eğer ruhunda el değmemiş bir akarsu kadar saf ve berrak , egonda bir dere kadar cılız, inancında bir nehir kadar gür olursan, akıcağın yönü sen belirlersin....
savaş abi çekimlerde hep renk seviyorum der. son iki haftada bu cümleyi o kadar tekrarladı ki içime işlemiş. şakralarla ilgili birşeyler okurken yeşil ve pembeyi neden bu kadar sevdiğimi anladım...
:)
şarkımız : pure moods - inner peace.
şimdi akşamki provaya kadar dersimizi çalışalım.
1 Ocak 2009 Perşembe
Die Höhle des gelben Hundes

yani Sarı köpeğin ini ya da the Cave of the Yellow Dog. izledijkten sonra bir süre ekrana bakmaya devam ettiğim 2005 yapımı film. bir gece sabaha kadar başladığım ve yarısında kesmek zorunda kaldığım, zira uyuya kalmıştım, akabindeki 2 günde de bir türlü izleyemediğim için sinir yaptığım film oldu. ama sonunda 31 aralık sabahı saat 5 6 arası yine bitirdim filmi.
uyuya kalmam filmin sıkıcılığından değil - ki film asla sıkıcı değil hatta hayret uyandırıcı- tamamen benim yorgunluğumdandı notunu düşüp filme geçmek istiyorum. az önce internette filmle ilgili gezinirken aklıma yönetmeninin diğer filmlerini de edinmek fikri geldi ve oturdum yönetmenini araştırdım ve gördüğüm şey- her ne kadar şok etmesi aslında garipsenicek bir durum olsa da - beni şok etti. çünkü yönetmenimiz 1971 doğumlu çıtı pıtı bir moğol kızı ; Byambasuren Davaa. Alman moğol yapımı olduğunu biliyordum filmi ama bu kadar başarılı çekilmiş bir filmin yönetmeninin :) bir bayan hem de gencecik bir bayan olması beni gerçekten büyük 'dumur'a uğrattı. (şimdi içimdeki kız bağırıyor isyankar, salak mısın sen ne var bunda neden kadın olamasın ki diye.. ama ben kendisine sosyolojik altyapının gen aktarımı ile beynime soktuğu bilinç altı diyorum .. yazık ki...)

filmin heyecan verici olan ve şaşırtıcı olan yanı ise bu kadar basit bir olay nasıl olurda içinde kocaman olguları barındırır. bütçesiz bir film.. kısacık bir hikaye .. basit bir hikaye ama verdiği şeyler, siyasi mesajlar kültürel öğeler ve belgesel tadı mükemmeldi resmen...
herkese tavsiye edeceğim filmdir kendisi. hemen bulunup izlenesidir. üstelik ağlatır da :) bol bol.. benim gibi eksik akıllı iseniz. :)
oyunculara gelince gerçekten bir şey demek istemiyorum. izlenip görüleri hayret edilesi. nasıl yapabilmişler ki diye defalarca sorguladım...
bu sıralarda: badem * sen ağlama... isimli şarkıyla bozdum.. 31 aralık sabahı mal mal oturuyorum film fln izlicem ama altuğla konuşuyorum lastfm açık altuğa bişeyler anlatıyorum zaten gözlerim dolu dolu pat diye bu şarkı çıktı. içimi ezdi burktu başladım ağlamaya :) sonradan sonraya hastası oldum.. evet 2 saat içinde.
sonra altuğ bi bana sen ağlama dedi bi kaç saat sonra da ben ona dedim...
ağlamayalım yahu.
- AMA AĞLAMAK ÇOK GÜZELDİR ASLEN..
:)yaşamak gerçekten muhteşem...
her şeyiyle
her tadıyla...
iyileştikçe, mutsuzken bile.
bak eskilerden ne buldum :)
25 Aralık 2008 Perşembe
warmness on the soul

Your hazel green tint eyes watching every move I make.
And that feeling of doubt, it's erased.
I'll never feel alone again with you by my side.
You're the one, and in you I confide.
And we have gone through good and bad times.
But your unconditional love was always on my mind.
You've been there from the start for me.
And your loves always been true as can be.
I give my heart to you.
I give my heart, cause nothing can compare in this world to you.
And we have gone through good and bad times.
But your unconditional love was always on my mind.
You've been there from the start for me.
And your loves always been true as can be.
I give my heart to you.
I give my heart, cause nothing can compare in this world to you.
I give my heart to you.
I give my heart, cause nothing can compare in this world to you.
- ne alakası var di mi.. ama öyle işte. hiç bir şey demeyeceğim. bu kadar. o kadar basit ki aslında. bir kaç şarkı vardır böyle. değişir . kişisi değişir zamanı değişir yaşanmışlığı değişir ama şarkı kalır. şarkı sensindir çünkü. şarkı dinleyendir falan. bu şarkı . öyle. -
ömrümün şarkılarından: avenged 7 fold - warmness on the soul
sahi 2 yıl oldu ben bu grupları dinlemeyeli. hayatımı nerede bıraktığımı bir bulsam yeniden tutunucam. ama yok...
22 Aralık 2008 Pazartesi
ulak

değişik bir filmdi. çekimden çok hikaye beni sardı sarmaladı. o kadar masal o kadar hayal ürünü ama o kadar gerçek ki... yine de filmin bir yerinde bunu izlemeye ihtiyacım varmiş dedim. derslerle kıssadan hisselerle öğütlerle dolu bir hikaye.
çetin tekindorun oyunculuğu zaten ıssız adam da bile ağlamayan beni hüngür hüngür ağlatıcaktı neredeyse gözlerim doldu ve dolduğu gibi kaldı bir yerde. dehşet içerisinde izledim.
dediğim gibi sinana msn de defalarca abi kim kurgu kimin hikaye kimin diye sordum. zira filmi değil kitabı olsa çok keyifle altını çizerek okuyacağım bir kitap olurmuş.
oturup bir gün bir kez daha izleyeceğim yerleri var aklıma yazdım. notlarını düşerek izleyeceğim yerler hem de. ama kötülük asla yerde kalmaz. bir kez daha inandım.
onur yüzügüllüye teşekkür etmeliyim sanırım. eğer bana çağan ırmak'ın bi ulak ını beğendim başka bir filmini beğenmedim demeseydi bu film benim dikkatimi asla çekmezdi belki de hafızamı zorlamasam hatrımda bile olmazdı varlığından bile haberdar olduğumu unuturdum.
sonra... müzikler zaten ayrı güzeldi filmdeki. bir an önce bir yerden bu film müziklerini edinmem lazım. savaş abiye de vermem lazım...
filmin afişinde de dediği gibi
bazen tek çare, bir hikayeye inanmaktır.
ek: yalana değil hikayeye...
hayran oldum.
hikayesine hayran oldum filmin.
verdiği derslere öğütlere hayran oldum filmin...
20 Aralık 2008 Cumartesi
meleklerin düş yaşamı(1998)

yani diğer bir adıyla the dreamlife of angels ya da orjinal adıyla la vie revée des anges... savaş abinin bu filmi acilen izlemen lazım ve bu küçük hanımın, zaten de sana çok benziyor, rolünü ne doğallıkta yaptığını gözlemlemen lazım diyerek dikkatimi çektiği film. bilgisayarından - bazen teknolojiye çok teşekkür ediyorum bknz: harici harddisk - emercesine aldığım filmler içinden eve geldikten bir süre sonra açmama rağmen rol inceleyeceğim analiz yapacağım derken, 1 saat 53 dakika süren filmi 3 saatte izlediğim konsept. ağzım dilim tutuldu sinirden ağladığım oldu. bu nedenle ambele bir biçimde yazdığım saçma sapan bir yazı haline dönüşeceğini hissediyorum şu anki blogumun.
filmde neye sardırıp neyi analiz edip hangi noktaya dikkat ediceğimi şaşırdım ama oyunculuk böyle bir şey olamaz. işlediği konu sosyolojik açıdan zaten inanılmaz ve bu kadar net ve olası çekebilirlerdi hızlı gelişen bir arkadaşlığın akabinde getirebileceği yıkımın kişilere ve kişiliklere sarfettiği sözler ile giydirdiği rolleri. belki sonu o şekilde bitmese beni daha bi etkileyebilirdi yani bana bıraksaydı ama düşünüyorum da daha ne kadar etkileyebilir ki bir film beni...
gel gelelim detaylıca inceleyip örnek almam gereken Élodie Bouchez ablamıza. izlerken güzelliğine mi hayran oluyum yoksa beni benzettikleri için onore mi oluyum yoksa oyunculuğuna ve doğallığına role kendini kaptırmışlığına açık ağız mı bakıyım anlayamadım...
yanı sıra... filmin fransızcası aslında çok net ve anlaşılır.. benim izlediğim türkçe alt yazıda bazı yerler atlanmış bazı yerler de farklı çevirilmiş gibiydi ancak bu film bir de beni bu yönden mutlu etti ki, aslında fransızcayı sandığım kadar unutmadığımı gördüm özellikle dinleme açısından.
filmde beni en çok yıpratan sahnelerden biri iki kızın arasında ortaya çıkan bir erkeğin neden olduğu çatışmaydı. zira o çatışmayı en derinden baya uzun bir süre içinde yaşamış bir dişi olarak ve içimdeki iki sesin durmadan tek bir bedende kavga etmiş olduğu bir dişi olarak filmi kapadığımda burnumdan soluyordum ki zira hala sinirliyim... kendime...
aferim..
yine de mutluyum uzun süre sonra olsa da ne olduğum ve ne olmam gerektiğini gösteren mükemmel bir film izlediğim ve harcadığım vakte uzun süre sonra değen ilk film olduğu için...
bugun onur yüzügüllüden :) back to the future serisinin hepsini sömürüyordum az kalsın. son anda durdurdum kendimi yurtta oturduk çizgi film izledik konuştuk. eğer ben o seriyi alsaydım sabah akşam açar açar izlerdim. hastalık oldu. en son bilgisayarımdan silip kurtuldum :)(:
günün şarkısı : il divo - isabel
16 Aralık 2008 Salı
bulağğğmadığğğmmmm

bu bayram bana iyi gelmedi :) resmen boşluktan ölücektim falan. hafta içi başıma gelebilecek sınavlar ve sunumlar hakkında pek bir fikrim de yok üstelik... ve hatta ben artık anladım ki, bana boşluk ve tatil iyi gelmiyor. çünkü düşünmeye başlıyorum, çok gereksiz şeylerde takılmaya başlıyorum sonucu ise son iki gündür geceleri olduğu gibi hüngür hüngür ağlamak oluyor. sabah kalktığımda da uyanmak istediğim halde kafamı yastıktan kaldıramamak çünkü tek gözümün çoktan kapanmış olması ve baş ağrısı çekmektense uyumayı tercih etmek oluması oluyyor.
güncenin başlığını koyamadım zira karar veremedim, bilemedim daha nelerden bahsediceğime. aslında sorumsuzluk olabilirdi çünkü gerçekten bayramın bana getirdiği süpriz ve hoşlukları görebilirim ağlamak yerine ve ne kadar dolu olduğumu aslında bilebilirim...
en güzeli bir uzun metraj film teklifi almış olmamdı :) zira bunun için bir şive çalışması yapmam lazım 15 gün içinde. isteyince oluyormuş. o kadar istiyordum ki yönetmen :))) tamam dedi beni görür görmez ve ister misin dedi daha ben ağzımı açmadan... kanım ısındı resmen. ama o şive çalışmasını yapmam lazım. yanı sıra tiyatro oyun çalışmalarım olucak. bir ara sinematek'e gitmem gerekicek. ve acilen elitten filmleri alıp izlemem lazım ve bir yandan da maltepe leo ile ilgili bir okuma programı çıkartıp okul müdürü ile konuşmam lazım. sonra chp ilçeye gitmem gerekicek falan...
allahım :p ne ara yapıcam sınavlar ve sunumlar da var.
evet evet iyi oluyor. benim kendimi ve zihnimi boş bırakmamam ve beni mutlu eden şeylerle uğraşmam lazım yoksa kendimi koca bir boşlukta kaybedicem... eh kabullenmem de lazım ki insanlar bazı şeyler ben kadar yoğun yaşayamayabiliyorlar ve kendilerini olduğu gibi tanıtmak yerine olmak istedikleri gibi tanıtabiliyorlar karşılarındakine... buna paralel kandırıldığımı artık hazmetmem lazım..
captıs captıs....
yılbaşında 17292 tane seçeneğim var .. tepem atıcak yemin ederim kendimi eve kapayıp aile saadeti yaşıcam bu gidişle...
belki bi part time görüşmeye giderim bugun hem.. ama ne ara çalışıcam bilemiyorum...
:)(: daha tez yazılıcak..
ben tembel değildim ne bu sorumsuzluk peki...
erdemle konuştuk işte. öyle bir şey ki buna tembellik diyemezsin kuvvetin gücün olmuyor elini oynatmaya dedii
holly depression :p
şaka bi yana yine yemekten kesildim ben... taze fasulye belki...
günün şarkısı : the faint - take me to the hospital...
I(L) yeşil oje.
12 Aralık 2008 Cuma
Ayışığı
perdeyi hafif aralayıp da ayın uyurken yüzüme süzülmesini hissetmeye hazırladığım gecelerde kendimi, mavi periler dolanıyor sanki tüm ışıltıları ile bedenimde..aklıma masaj yapan, tenime dokunan, gülüşen, çığlık atan ve hatta mutluluktan dans eden...
uykumda ufak tefeklerle beraber meditasyon yapıyorum..
bazen yumuşak bir klarnet sesi değiyor kulaklarıma gözlerimi açıyorum, yatakta ben uyurken usul usul dolanıyorum gecenin içinde ruhumla...
ruhum mavi beyaza boyanıyor ve ben huzura eriyorum...
ay ışığına sarı diyenler ne kadar yanılıyor, ama güneşten yansıyor diye bitirirken cümleleri..
ben bedenimde onun tüm buz maviliğini, onun tüm mavi beyazlığını ve ben vucudumda onun tüm turkuazını hissedip, kendimi tüm kötü huylardan arındırmak üzere onun kollarına bırakırken, ne kadar da yanılıyorlar ona sarı diyerek...
geceleri uyanıp ince bir flut sesinde bazen bir peri kadar küçük ruhumla kanat çırpıyorum ışıltılar saçarak bedenimin etrafında, ve bazen de yatağımın altında saklanan kırmızı sapkalı koca burunlu cücelerle oyunlar oynuyorum...
bazen ruhum o kadar arınıyor ve büyüyor ki, kimse anlamadan kendisi bile bilmeden onun yanına gidiyorum...
sevmek karşılıksız olduğunda güzel..
ay sever mi beni bilmem ama, ben onu çok seviyorum...
toprak anayı tüm bedenimle kabullendiğim gibi....
seni seviyorum demeyi asla unutma....
günün albümü : Azad- Armenia, traditional music :)(:
9 Aralık 2008 Salı
kar

her güzelliğin içinde bir yoruculuk var. gülü seven dikenine katlanmalı çoğu zaman.
şimdi yağarken güzelde gökyüzünden köpük köpük buza çekince bakalım neremizi kırıcaz endişesi beni benden alırdı eskiden..
şimdi kırığın bile tadını çıkarmak gerek diyorum.
sahi arı sokmadı beni.
acaba nasıl bir duygu falan :)
bu sene kararlıyım poşetimi kapıp gidicem fiziğin yokuşuna.
3 senedir durmadan istiyordum kısmet olmamıştı.
bırakıcam kendimi sürüklenmenin heyecanına.:)
benle gelen olmazsa ki :) kesin olur ama
ek olarak altuğ u da sürüklicem :))
donald duck gibi bağırarak kaymak istiyorum zira.
hallelujah!
:)
sıcak bol sütlü kahvem huzur dolu toplu odam kitaplarım dostlarım kuşlarım aşağıda kedilerim :)
pencereden dışarı bakınca yağan kar düşen yapraklar :)
toprak anaya tapınmadan duramaz ki insan...
hayatıma giren herkesi çok seviyorum.
uzun süredir
çok çok uzun süredir bu kadar huzurlu olmamıştım.
:)(:
dersime geri dönmeliyim...
etrafınızdaki herşeye, düşmanınıza bile seni seviyorum demeyi unutmayın.
kimseyi de düşman bellemeyin...
aqua. =)
güneş ve kar :)
anın şarkısı : lorena mckennitt - lady of shalott
donumdaki para

uzun süredir böyle iyi bir öykü kitabı okumamıştım. uzun süredir dediğim gerçekten uzun bir süre kavramı. en son muzaffer izgüleri sait faikleri okuduğumda sanırım lisede ya da ortaokuldaydım, zorunlu okumaları idi edebiyat derslerinin... ve hatta ben genellikle o derslerde verilen kitapları daha önceden okuduğum için hep istediğim yönde kitap okuyabilme iznine sahip bir öğrenciydim.
neyse, 2 hafta önce kütüphanede ders çalışırken sıkıldım kendimi eski kitapların kokularının içine attım.
bilirsin ikinci el kitap benim için herşeyden daha değerlidir. çünkü, evet, içinde anılar vardır notlar imzalar vardır. bana başkalarının yaşamlarından kattığı bir şeyler vardır. işte ben de böyle kütüphaneyi kocaman bir sahaf gibi düşünüp düş dünyamla o kitapların kokuları arasında meditasyon yapıyordum ki, masama ders çalışmak için geri döndüğümde elimde bulduğum iki kitaptan biri bu kitaptı.
dediğim gibi ne zamandır, bu kadar toplumsal içerikli toplumsal olaylara duyarlı , hzipçi ve ince mizah içeren öyküler okumamıştım. bu kadar doğru dürüst ve net anlatımlara sahip.
muzaffer izgü'yü bir kez daha sevdim. :) umarım ileri de ben de bu insanların tırnağı kadar başarılı olabilirim :)
her neyse
birazcık araştırdım kitabı
benim elimdeki 5. baskısı
bilgi yayınevi yeni mizah dizisinden
birinci basımı 1977 de yapılmış benim elimdeki basım 1992 ye ait.
kitap 188 sayfa (ama 3 saatte oyalana oyalana rahatlıkla biticek bir kitap)
kdv dahil 2000 liraya alınmış :)
şimdiki fiyatına sitelerden az buçuk baktım 6.75 ile 9 ytl arası değişen fiyatlara sahip.
piyasadaki sanırım 9. basımı :)
yine aynı yayınevinden
ek olarak da 1978 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü olan bir kitap (zannımca ödülü alan donumdaki para isimli öykü ama bu kitap içersinde bulunmakta)
keyifle ve afiyetle iyi okumalar dilerim :)(:
anın şarkısı : dolapdere big gang - jailhouse rock
ohlala!
8 Aralık 2008 Pazartesi
Gölgesini Çiğneyen Kadın

kitaptan bahsetmeden önce düşmem gereken önemli not, arka kapağının okunmaması gerektiğidir. okumamıştım. iyi etmişim. ilk bir paragraf dışında arka kapakta kitapla ilgili önemli düğüm noktalarının açılmış halleri verildiği için pek haz verici bir kitap olmayabilir sonrasında.
ilk paragrafı da ben olduğu gibi buraya yazacağım zaten:
Gölgesini Çiğneyen Kadın Anadolu Selçukluları'nın çnemli merkezlerinden biri olarak tarihsel dokusu,gelenek-görenekleri,sosyal yaşamıyla özgünlüğünü koruyan ancak yeterince tanınmayan bir Anadolu kasabasının 1930-1950 yıllarındaki sosyal yaşamını,kültürel yapısını,aile ilişkilerini romanın baş kişisi Banu'nun geriye dönüşler ve bugünü arasında gidip gelişleriyle örgülenerek anlatılıyor.
benim odtü kütüphanesinden edindiğim kitabın yazarı Zeliha Akçagüner ve yayın evi Altın Kitaplar. Birinci basımı nisan 2005 te yapılmış. çok da eski bir kitap değilmiş yani...
kitaba gelince kısacık diyeceğim bir kaç şey var. bir kere öyle boş okudum bitti kitaplardan değil kesinlikle. gerçekten ilgimi çeken kısmı kitabı elime almadan önce 1930 ve 1950 ler arasındaki Türkiye de Anadolunun nasıl olduğundan bahsetmesiydi ve kitapta o döneme ait aile ilişkileri, yaşam tarzı , varlık yokluk harika bir biçimde verilmiş. zamanın önemli kişilerinden de bahsedilmiş. işin içine az buçuk siyaset de katılmış.
ancak benim en etkilendiğim kısım yazarın zaman zaman süslü zaman zaman net anlatımı idi. duygularını özellikle son 80 sayfada yapmacıksız olduğu ve olması gerektiği gibi kendini saklama ihtiyacı gütmeden olduğu gibi anlatması bana bazen yok artık dedirtirken bazen de aslında haklı kadın dedirtti.
ben çok beğendim
herkese de tavsiye ederim
ama dediğim gibi lütfen arka kapağı okumadan alın okuyun kitabı
arka kapakta olduğu gibi olay örgüsü anlatılmakta zira.
:)
günün şarkısı : mfö - ah bu ben.
aslında günün şarkısı değil şarkıları vardı zira sabahtan beri notre dame de paris dinliyorum ama bu kitapla ilgili bilgi yazarken ne dinlesem diye araştırıyordum arşivimi ve karşıma bu şarkı çıktı.
dedim ki işte, kitaba bir şarkı atfedilcek olsa sanırım bu olurdu
:) sevgiyle...
3 Aralık 2008 Çarşamba
kimsenin namusu olmayacağız

Yine hepimiz yurtlarda yaşanan skandallarla ürperdik. İstanbul yurtlarında genç kadınların bakire olup olmadığı sorgulandı bir kez daha. Geçtiğimiz günlerde kadınlar bir yurtta bekaret testine zorlandı.
Diğer bir yurtta boynunda ve yüzünde kızarıklıklar olduğu gerekçesiyle "Kızınız cinsel ilişkiye girmiş, durum ortada!" denilip ailesinin ve yurt yönetiminin zorlamasıyla bir kadın bekaret testine zorlandı. Yurt yönetimi genç kadını falçatayla "Üzerindekileri çıkar yoksa kıyafetlerini parçalarız!" şeklinde tehdit ederek, genç kadına zorla bekaret testi yaptrdı. Ayrıca babası kızına zorla iki ayrı hastaneden bekaret raporu aldırdı. Üstelik "kızını" okuldan aldırdı, bekaret testlerine çok para harcadığını söyleyerek!
ŞAŞIRMADIK. Biz kadınlar şiddetin her türlüsüyle her an her yerde karşılaşıyoruz. Yasal olmamasına rağmen fikrimiz sorulmadan zorla bekaret testlerine maruz kalıyoruz. Yurtlarda görevliler, evde babamız, yanımızda sevilimiz korunmaya muhtaçmışız gibi "namus"umuzun, aslında bize ait olmayan kendi "namus"larının bekçiliğini yapıyorlar.
FARKINDAYIZ. Biz kadınlar bir araya geldikçe, mücadelemiz yükselecek, sesimiz daha güçlü çıkacak. Sen de sesini yükselt!
BEDENİMİZ BİZİMDİR!
mor çerçeve - odtü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)